arşiv

yazar arşivi

Nezle tarihe karışacak

Cuma, 05 Kas 2010 yorum yok

İngiliz bilim adamları, soğuk algınlığından mide iltihabına kadar birçok hastalığın tedavisinde çığır açabilecek bir keşfe imza attı.

9 kez Nobel ödülü kazanan Cambridge Moleküler Biyoloji Laboratuvarı’nda yapılan araştırmalar, virüslerle savaşan antikorlarla ilgili olarak bugüne kadar bilinmeyen bir gerçeği ortaya çıkardı. Bugüne kadar, antikorların virüslerle ancak dolaşım sistemindeyken savaşabildiği, virüs hücreye girdikten sonra antikorların etkili olamadığı sanılıyordu. Bu nedenle, virüsün hücreye girdikten sonra yok edilmesinin tek yolunun hücrenin öldürülmesi olduğu düşünülüyordu.

Ancak, “Proceedings of National Academy of Sciences” tıp dergisinde yayımlanan son araştırmaya göre, antikorlar virüsle birlikte hücreye girerek, virüsleri yok eden TRIM21 adlı proteini harekete geçiriyor. Bu bulgunun, gelecekte soğuk algınlığı ve mide-bağırsak iltihabı gibi hastalıkların tedavisinde yeni ve daha etkili ilaçların geliştirilmesine yol açacağı belirtiliyor.

Araştırma ekibinin lideri Dr. Leo James, “Doktorların elinde bakterilerle savaşmak için çok sayıda antibiyotik var ama çok az virüs ilacı var. Keşfettiğimiz savunma mekanizmasının bütün virüslere karşı etkili olup olmadığını henüz bilmesek de bulgularımızın yeni virüs ilaçları geliştirilmesini sağlayabileceğini düşünüyoruz” dedi. Dr. James, bu mekanizmayı temel alan ilaçların iki yıl içinde hayvanlar üzerinde denenebileceğini ancak insanların tedavisinde kullanılması için en az 10 yıl gerekeceğini söyledi.

Konu ile ilgili Aramalar:

Akıllı kimliğe ”biyometrik” koruma !

Cuma, 05 Kas 2010 yorum yok

ABD’ye yönelik 11 Eylül saldırılarının ardından sivil ve kriminal amaçlı pek çok alanda önem kazanan biyometrik kimliklendirme yöntemi, gelecek yıldan itibaren nüfus cüzdanlarının yerine kullanılması hedeflenen akıllı kimlik kart erişim cihazlarına da eklendi.

TÜBİTAK BİLGEM Ulusal Elektronik ve Kriptoloji Araştırma Merkezi (UEKAE) tarafından geliştirilen akıllı kimlik kartlarındaki bilgileri okuyan kart erişim cihazları, artık yalnız parola ile değil, biyometrik yöntemlerle de çalışacak.

Hizmet alanın parmak izini ya da damar izini okumak amacıyla kart erişim cihazlarına parmak izi ve harici olarak bağlanan damar izi sensörü yerleştirildi.

Akıllı kimlik kartları, kart üzerindeki kişiye ait gizli bilgileri ele geçirmeye yönelik saldırılara karşı da son teknolojik özellikleriyle dikkati çekiyor.

Kişiye özel tekil biyolojik karakteristikler olarak tanımlanan biyometrik kimliklendirme yöntemleri, özellikle ABD’deki ikiz kulelere yönelik 11 Eylül saldırılarından sonra hem sivil hem de kriminal amaçlı pek çok alanda popülerlik kazandı.

Gelişmiş ülkelerin milyonlarca dolarlık araştırma fonları kurduğu bu alan, üniversiteler, araştırma kurumları ve özel şirketler için yepyeni bir yatırım alanına döndü ve biyometrikler arasında özellikle parmak izi, yüz, konuşma biçimi ve ses, iris, retina, imza, vücut duruşu ve yürüyüşü gibi kişiye özel fizyolojik veya davranışsal özellikler güvenlik sistemlerinde daha sıklıkla kullanılır oldu.

”GÜVENLİK ÜST SEVİYEDE”

TÜBİTAK’ın geliştirdiği akıllı kart tümdevresinin CC EAL 5+ sertifikası almasına yönelik çalışmalar bütün hızıyla sürüyor. Bu çalışmaların 2011 yılının ilk çeyreğinde tamamlanması hedefleniyor. Bu sertifika, tümdevrenin en yüksek profilli saldırganın dahi saldırılarına karşı dayanıklı olmasını gerektiriyor. Bu nedenle tümdevre tasarımında en fazla emek ve zaman, güvenlik önlemlerinin geliştirilmesi için harcandı.

Bu doğrultuda, geliştirilen akıllı kimlik kartlarının kart erişim cihazlarına, parola uygulamasının yanı sıra biyometrik yöntemler de eklendi. Değişik güvenlik seviyeleri için parmak izini ya da damar izini okumak amacıyla cihazın üzerine sensörler yerleştirildi. Böylece vatandaşların taşıyacağı akıllı kartlarda parmak izi gibi kişiye özel bilgiler de saklanacak.

”SALDIRI ANINDA SİSTEM DURUYOR”

Akıllı kart işletim sistemi uygulamasında, kartlardaki kişisel bilgileri elde etmeye, kartları kopyalayarak sahtelerini üretme riskine karşı da ileri teknoloji barındıran bir takım önlemler alındı.

Buna göre, bir saldırganın tümdevrenin çalıştığı dış ortam koşulları için verilen sınırlarının dışına çıkartıp tümdevreye hata yaptırılmaya çalışması riskine karşı, tümdevre, bu saldırıyı sezerek çalışmasını durduran algılayıcılarla donatıldı.

Öte yandan, saldırganın tümdevreyi oluşturan tabakaları çeşitli kimyasal ya da fiziksel yöntemlerle adım adım kaldırarak, her tabaka kaldırıldıktan sonra tümdevreyi mikroskop altında inceleyerek tasarım ve güvenlik önlemleri konusunda bilgi edinmeye çalışması riskine karşı da tümdevre yüzeyi aktif kalkanla kaplandı.

Ayrıca, işletim sistemi de belleğe şifrelenerek yerleştirildi. Diğer yandan tüm sayısal blogların serimleri birbirinin içine geçmiş şekilde karmaşık şekilde tasarlandı.

Lazer saldırılarına karşı ise tümdevrenin saldırıyı tanıyarak çalışmasını durdurması sağlandı.

Konu ile ilgili Aramalar:

Barajların Doluluk Oranları

Salı, 02 Kas 2010 yorum yok

İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) verilerinden derlediği bilgiye göre, İstanbul’a su sağlayan ve 868 milyon 683 bin metreküp su biriktirme hacmine sahip olan Ömerli, Darlık, Elmalı, Terkos, Alibey, Büyükçekmece, Sazlıdere, Istırancalar, Kazandere ve Pabuçdere barajlarındaki su rezervi, bugün itibarıyla 647 milyon 751 bin metreküp seviyesine çıktı. Eylül aynında yüzde 68,23 olan barajların doluluk oranı yüzde 75,58 olurken, son yağışlarla birlikte kentin Asya yakasındaki barajların doluluk oranı yüzde 76,37, Avrupa yakasındaki barajların doluluk oranı ise yüzde 73,35′e ulaştı.
İstanbul’daki barajların su miktarı ve doluluk oranları bugün itibarıyla şöyle: BARAJ SU MİKTARI DOLULUK ORANI
(Milyon metreküp) (Yüzde)
——– ————– —————-
Sazlıdere : 67,447 76,01
Papuçdere : 54,778 93,64
Büyükçekmece: 105,023 70,51
Alibey : 11,639 34,09
Terkos : 117,268 72,28
Kazandere : 16,264 93,34
Elmalı : 9,015 95,31
Darlık : 82,529 76,77
Istrancalar : 6,231 100
Ömerli : 177,492 75,41

Konu ile ilgili Aramalar:

Categories: Genel Tags: , , ,

Maliye Bakanı Takipte

Salı, 02 Kas 2010 yorum yok

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda, 2011 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’nın tümü üzerindeki görüşmeler sırasında milletvekillerinin sorularını yanıtladı. Gündem de ise 4′ten fazla konut sahibi olanlar vardı.

Geçen yıl 4′den fazla gayrimenkulü olan vatandaşların listesinin çıkartılarak onlara mektup gönderilmesi talimatı verdiğini ifade eden Şimşek, ”Bu çok etkili oldu. Daha önce beyanda bulunmayan 140 bin kişi beyanda bulundu. Ben şimdi arkadaşlara, ’2′den fazla olana bakın’ diyorum. ‘Serbest kazanç elde edenlere, avukatlara, doktorlara bakın’ dedim. Ben bu konuyu çok önemsiyorum. Bu kadar denetim elemanı almanın temelinde bu yatıyor” dedi.

Categories: Genel Tags: , , , , ,

Dondurulmuş Adana Dürüm Raflarda

Cumartesi, 30 Eki 2010 yorum yok

Dondurulmuş Adana Kebap ve Dürüm, Türkiye ve dünyada piyasaya çıkmaya hazır hale geldi. Sadece Çukurova civarında yetişen koyun türünün beslendiği floradan özel işlemler sonucu elde fabrikasyon olarak hazırlanan Adana kıyma kebabı son teknikler kullanılarak dondurularak lavaş ekmeği içerisine sarılı orijinal hali ile salatasından kokmaz soğanına kadar ihtiva eden dürüm halinde, “Adanalı” markası ile Türkiye ve dünya pazarında yer alacak.

Raf ömrü, ileri paketleme teknikleri ile eksi 18 derecede bir yıl olarak tanımlanmış, mikro dalgada 3 dakika sonra hazır hale geliyor. Geçtiğimiz yıllarda Adana Kebabının özelliklerine uygun olarak yapılmadığını anlayan, Adana Ticaret Odası harekete geçerek Adana Kıyma Kebabını coğrafi İşaretle koruma altına almış ve çeşitli standartlar getirmişti. Geçmişi, M.Ö. 2 binli yıllardaki Çukurova bölgesindeki hüküm süren Kizzuwatna Krallığı arkeolojik kalıntılarında dahi rastlanan Adana Kıyma Kebabının nefaseti günümüze kadar ulaştı. Ancak çok geniş olan dünya coğrafyası üzerinde, başka bir deyişle, Shanghai metrosundan veya New York sokaklarına kadar görebileceğimiz Adana Kıyma Kebabı’nın nefasetini korumak ve tüm dünyaya bu lezzeti gerçek anlamda tattırmak için harekete geçildi. Araştırmalarına tam 3 yıl önce başlayan “Adanalılar Dondurulmuş Gıda San Tic. Ltd. Şti” Müdürü Adanalı iş adamı “Hakan Sevin” özellikle prototip olarak adlandırdıkları işletme ile ilgili yatırımlarının tamamlandığını, kebap işletmesine yönelik tasarladığı makine parkı ile gerçek nefaseti ile üretim yapabildiklerine çok sevindiklerini ifade etti.

ANKA’ya dondurulmuş Adana Kebabını anlatan Hakan Sevin, Adana kıyma kebabı üretiminin seri olarak yapılabilmesi ve kısmen kuyruk yağıda bulunan, bunun yanı sıra nefasetini sadece Çukurova civarında yetişen koyun türünün beslendiği floradan özel işlemler sonucu alan kıyma kebabını dondurulabilmek için son teknikleri kullandıklarını belirtti. Sevin, “İlk etapta lavaş ekmeği içerisine sarılı orijinal hali ile salatasından kokmaz soğanına kadar ihtiva eden dürüm halinde çıktı, hem de “Adanalı’ markası ile” dedi. Raf ömrü, ileri paketleme teknikleri ile eksi 18 derecede bir yıl olarak tanımlanıyor. Mikro dalgada 3 dakika sonra Adana’da kebabı hazır hale geliyor. Türkiye’nin her yerinde dağıtıcı bayiler ile tanışmayı amaçlayan ve ulusal market zincirleri ile temasa geçmeye başlayan firma, Edirne’den Van’a kadar soğuk zincir dağıtıcı müşterileriyle temasa hazırlanıyor.

Konu ile ilgili Aramalar:

Categories: Genel Tags: , , , , , , , , , , , ,

Araç muayene süresi uzayacak mı?

Cumartesi, 30 Eki 2010 yorum yok

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Otomotiv Ticaret Meclisi, ticari araçlarda muayene sürelerinin uzatılmasını istedi. TOBB Otomotiv Ticaret Meclisi, Odalar Birliği’nin İstanbul’daki hizmet binasında toplandı. A.A muhabirinin edindiği bilgiye göre, toplantıda tek tekerlekli ticari araçların muayene sürelerinin bir yıldan, iki yıla çıkarılması istendi.

Toplantıda sektördeki nitelikli ticari eleman sayısının yetersizliği vurgulanırken, sektör temsilcileri, hazırlanacak ilgili projelerin bu açıkları kapatabileceğini dile getirdi.

Sektörün güncel ve acil sorunlarının ve bu sorunların çözümü ile ilgili önerilerin görüşüldüğü meclis toplantısında, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Sanayi Genel Müdürlüğü bünyesinde bugüne kadar bir şube müdürlüğü tarafından takip edilen sektör ile ilgili işlemlerin, bundan böyle bir daire başkanlığı tarafından takip edileceği bildirildi. Sektör temsilcileri bu değişikliği memnuniyetle karşıladıklarını, ancak sektör ile ilgili işlemlerin müsteşarlık veya bir genel müdürlük tarafından takip edilmesinin daha doğru olacağını vurguladı.

KİLOMETRE KAYITLARI
Toplantıda ayrıca, sektör ile ilgili girişimlerin belirlenmesi amacıyla TOBB önderliğinde Otomotiv Sanayi Derneği (OSD), Otomotiv Distribütörleri Derneği (ODD) ve Otomotiv Yetkili Satıcıları Derneği’nin (OYDER) ortaklaşa bir eylem planı oluşturması önerildi.

İkinci el araçlarda, sertifikalı araç satışını gerçekleştirmeye çalıştıklarını vurgulayan meclis üyeleri, ikinci elde, aracın kilometre kayıtlarının trafik tescil müdürlüklerinden alınabileceği hatırlatmasında bulundular.

ELEKTRİKLİ OTOMOBİL
Meclis üyesi İbrahim Aybar, diğer meclis üyelerine elektrikli araçlar ile ilgili bilgi verirken, küresel ısınma ve çevreye karşı duyarlılık için elektrik motorlu araçların önemine değindi.

Karbondioksit salınımını önlemek adına, bir araç için harcanması gereken paranın 17 bin avro olduğunu açıklayan Aybar, 2020 yılında dünyada 5 milyon aracın elektrikle çalışacağını kaydetti. Aybar, bu konuda, en kısa zamanda vergiyle ilgili bir düzenleme yapılması gerektiğini bildirdi.

Konu ile ilgili Aramalar:

Saatler Geri Alınıyor

Cumartesi, 30 Eki 2010 yorum yok

Yaz saati uygulaması sona eriyor. 31 Ekim Pazar günü (Cumartesi gününü, Pazar gününe bağlayan gece) saat 04.00′de saatler 1 saat geri alınacak. Yaz saati uygulamasına 28 Mart 2010 tarihinde geçilirken, saatler 03.00′te bir saat ileri alınmıştı. Gün ışığından daha fazla yararlanmak amacıyla yapılan uygulamaya ilişkin Bakanlar Kurulu kararı da 19 Mart tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştı.

Buna göre yaz saati, bir başka deyişle ‘ileri saat’ uygulaması, 28 Mart Pazar günü saat 03.00′te saatlerin bir saat ileri alınmasıyla başlarken, 31 Ekim Pazar günü saat 04.00′te saatlerin 1 saat geri alınmasıyla sona erecek.

Yaz saati uygulamasıyla, akşam saatlerinde en yüksek değerine ulaşan enerji talebinin (puant gücü) azaltılması hedefleniyor. Geçmiş yıllara bakıldığında yaz saati uygulaması, Avrupa Birliği (AB) ülkeleriyle birlikte Mart ayının son pazar günü başlayıp, Ekim ayının son pazar günü bitiyor.

Yaz saati uygulamasıyla her yıl ”orta ölçekli” bir hidroelektrik santralinin yıllık üretimi kadar tasarruf sağlanıyor. İleri saat uygulamasıyla işe erken başlamak ve çıkmak, aydınlatma, ısıtma, soğutma açısından önem taşıyor. Enerji Bakanlığı hesaplarına göre, yaz saati uygulamasıyla yıllık 600-700 milyon kilovat saat (kWh) tasarruf sağlanıyor.

Konu ile ilgili Aramalar:

Borcu olanlara müjde

Salı, 26 Eki 2010 yorum yok

Özel bir kanalda programa katılan Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan elektrik, su ve emlak vergisi borçları da yeniden yapılandırılacağını açıkladı.

Bakan Babacan, kamu alacaklarına ilişkin faiz yapılandırması, prim ve vergi borçlarının yapılandırılması gibi kolaylıkların kapsamının genişletileceğini de kaydetti.

İletişim, akaryakıt ve doğal gaz gibi ürünlerde vergi yükünün hafifletilmesi yönünde bir çalışmanın gündeme gelebileceğini ifade eden Ali Babacan, henüz bu konuda alınmış bir kararın olmadığını sözlerine ekledi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la bugün vergi ve sigorta primi borçlarının yeniden yapılandırılması konusunda bir toplantı yapacaklarını belirten Babacan, toplantının sonunda belli bir noktaya varabilecekleri gibi belki üzerinde biraz daha çalışmalarının gerekebileceğini anlattı. Babacan, ”Hatırlayacak olursanız Başbakanımız daha önce bununla ilgili Ekim ya da en geç Kasım gibi bir tarih de vermişti. Takvim içerisinde biz bunun tamamlanacağını düşünüyoruz” dedi.

”Bu pakete elektrik, su, emlak borçları da girecek mi?” sorusu üzerine de, ”Tabi onlar giriyor” diyen Babacan, sözlerini şöyle sürdürdü:

”Burada bir tek Ziraat ve Halk bankasıyla ilgili düzenlemeye gerek yok. Bir kanun çıkartmaya gerek yok. Onlar, bankalar kendi kanunları çerçevesinde tek tek bu işleri yapabiliyorlar. Yeniden yapılandırmayı yapabiliyorlar. Onun haricinde vatandaşla kamu arasındaki borç alacak ilişkilerinin mümkün olduğunca geniş bir şekilde kapsasın istiyoruz. Bunun içerisinde emlak vergileri, su var, elektrik var.”

Söz konusu düzenlemenin kapsamına ilişkin bir diğer soruyu, ”İşte ne kadar borçları varsa geciken, zamanında ödenemeyen ne varsa” diye yanıtlayan Babacan, 2009′un hem Türkiye, hem dünya için zor bir yıl olduğunu, borçlarını ödeme konusunda iyi niyetli ve ödeme arzusu olduğu halde yaşanan kriz nedeniyle bunları ödeyemeyenler bulunduğunu anımsattı. Babacan, yapılacak düzenlemeye ilişkin ise ”Sadece alacağın ana parası ne ise o ana parasının değerini koruyup, bir de böyle bir taksitlendirme kolaylığı olsun diyoruz. Yani işin özü bu. Parametreleri, detayları yakında belli olur” diye konuştu.

-KÖPRÜ VE OTOYOLLARIN ÖZELLEŞTİRMESİ-

Köprü ve otoyolların özelleştirilmesinin tarihine ilişkin bir soruya verdiği yanıtta da Babacan, özelleştirmelerin başarılı olduğunu, şöyle bir bakıldığında artık birçok temel sektörün özel sektörün kontrolünde olduğunu belirterek, enerji gibi oldukça temel bir konuda bile enerji dağıtım özelleştirmelerinin hızla devam ettiğini ve yakında tamamlanacağını bildirdi.

Özelleştirmelere ilişkin kesin tarih, kesin takvimler ortaya koymanın güçlüğüne değinen Babacan, akıllarına hiç gelmeyen sorunların ortaya çıkabildiğine vurgu yaptı. Özelleştirmelerin mümkün olduğunca en erken tarihte olmasını istediklerini belirten Babacan, şunları kaydetti:

”Yeni otoyol projelerinin tek yolu artık özel sektör eliyle ya da kamu özel sektör ortaklığıyla yapılması. Şu anda aşağı yukarı 30 milyar dolarlık bir proje stoğu, proje tanımlaması yaptık. Bunların tamamı kamu, özel ortaklığıyla yapılacak. Yani devlet bütçesinden, yatırım bütçesinden para ayırmadan, tamamen düzenlemelerle bu işin götürülmesi. Resmi gelirlere bakacak olursak 2010 yılında 10 milyar dolar bir özelleştirme geliri hedeflemişiz. Şu anda 3,9 ancak gelir. 2010 yılı özelleştirmeye, dövize de ihtiyacımızın olduğu bir yıl. 3,9′u anca bitireceğiz. Orta Vadeli Programa, gelecek yıl için 13,7, ondan sonra ki yıl için 12,7, 2013′de de 10 milyar dolarlık bir rakam koyduk.”

”Bunun ne kadarını köprüler ve otoyollardan bekliyorsunuz?” sorusu üzerine de Babacan, ”Şimdi bir liste var. Bir liste var ama bu liste bir yerde iskontoya tabi” dedi. Özelleştirmelerin bir kısmında bazı problemler yaşandığını bunun da proje proje, tek tek sebepleri bulunduğunu belirten Babacan, özelleştirmelerde arzu edilenle, gerçekleşen arasında farkların ortaya çıkabildiğini anlattı.

Özelleştirme ihalelerinden önce yaklaşık bir rakam söylememe konusuna çok dikkat ettiklerini belirten Babacan, fiyatların ihalede oluştuğuna vurgu yaptı. Söz gelimi dağıtım ihalelerine bakıldığında ortaya çıkan rakamların herkesi şaşırtan, yüksek rakamlar olduğunu belirten Babacan, ”Bizim kendi iç hesabımız neydi? Hedeflerimiz neydi? Biz bunu pek fazla konuşmuyoruz. İhaleye çıkıyoruz. O günün arz-talebi işte. Her yatırımcının kendi farklı hesabı olabiliyor. Hiç kimsenin hesap etmediği çok farklı bir unsuru yatırımcılardan birisi dikkate alabiliyor ve ona göre diğerlerinden çok daha yüksek teklif verebiliyor. Dolayısıyla biz özelleştirme konusunda, sadece yıllık toplam konusunda o da bir mertebe hedefi olsun diye bir rakam açıklıyoruz” dedi.

-2-B SEÇİM SONRASINA KALMAYACAK-

2-B’ye ilişkin soru üzerine de 2-B’nin önemli ve hassas bir konu olduğunu söyleyen Babacan, 2-B ile ilgili düzenlemeyi seçimden sonraya bırakmamayı düşündüklerini, en kısa sürede tamamlayıp Meclis’e sunmayı istediklerini söyledi. Babacan, çalışmanın belli bir noktaya geldiğini kaydetti.

Bazı ürünlerde vergi artışı yapılıp yapılmayacağına dair soruya verdiği yanıtta da Babacan, şunları söyledi:

”Bizim 2011 bütçesini hazırlarken yine bazı kararlar vermemiz gerekiyor. Bu önemli kararlar içerisinde özellikle enerji konusu var. Elektrik fiyatları, doğalgaz fiyatları ve akaryakıt üzerindeki özel tüketim vergileri. Biz eğer hani maliyet tarafından, petrol, gaz fiyatlarında çok anormal değişiklikler, çok anormal gelişmeler olmazsa ve bugünkü maliyet yapısı 2011 sonuna kadar devam ederse, bu kalemlerde bir değişiklik yapmama kararı aldık…

Dediğim gibi bunlar dışarıya bağımlı olduğumuz konular. Dışarıda olabilecek çok anormal maliyet gelişmeleri olursa, o zaman tekrar tabii bunlar masaya yatırılır, bakılır. Ama şu anki varsayım, şu anki bütçemiz o çerçevede.

Onun dışında bütçe gelir tarafına baktığınızda bunlar her sene yeniden değerleme oranında enflasyona yakın oranlarda büyümeleri temin edilir. Yaklaşık yuvarlak bazı rakamlar bütçeye konuldu, varsayıldı. Ama nihai kararlar günü gelince açıklanacak. Orada ciddi miktarda bir vergi artışı, yeniden hani şu olur, bu olur. Çünkü geçen sene biz yaptık bunu. 2009′un son gününde böyle toplu vergi ayarlamaları yaptık. Böyle bir şeyi 2011 için öngörmüyoruz. 2011 sadece Haziran-Temmuza kadar değil, 2011′in sonuna kadar. 2012 bütçesi yapılırken de ayrıca bakılacak.”

(Memur maaşları iyi bir şekilde arttı. Emeklilere normalin çok dışında artışlar yapıldı. Peki bunları nereden nasıl karşılıyorsunuz. Değirmenin suyu nereden geliyor) denilebileceğini söyleyen Babacan, büyüme ve büyümeyle birlikte gelen yüksek vergi gelirlerinden bunların karşılandığını anlattı.

”Ama bunu yaparken de bütçe hedeflerimizden taviz vermedik” diyen Babacan, temel kriterlerinin faiz dışı denge olduğunu kaydetti.

Mali kuralla ilgili düzenlemenin bir kenarda beklediğini, ”o günün şartlarıyla değerlendirileceğini” de belirten Babacan, 2011 bütçesine bakıldığında mali kural olsa da olmasa da daha farklı bir bütçe olmayacağının görüldüğünü söyledi. Babacan, ”Dolayısıyla kenarda bekleyen bir konu. İlerde zamanı gelince ele alınır” dedi.

”Kur savaşları” deyiminin çok kullanıldığını, G-20′den önce ülkelerin bilerek, kısa vadede sadece rekabet üstünlüğü elde etmek için gereksiz yere kurunu düşük tuttuğunu, toplantıda bu ülkelerin kurunu düşük tutmaması konusunda mutabakat oluştuğunu belirten Babacan, ”Türkiye’nin zaten serbest kur rejimi var, piyasada oluşan bir kurumuz var. Türkiye ekonomisinde istikrar, güven arttığı sürece dünyada paramızın itibarı artıyor. Son bir yıldır Türkiye’de yaşadıklarımız, Türk lirasının değeriyle ilgili tartışmalar odağında bakıldığında ‘Türk lirası değerlendi’ deniliyor. İşin özüne bakıldığında dolar ve avronun her türlü para birimine karşı değer kaybı söz konusu. Dolar ve avro, Brezilya, Meksika, Şili, Güney Kore para birimine göre değer kaybediyor. Türk lirası dolara baktığımızda düşüş bu ülkelere kıyasla o kadar değil” şeklinde konuştu.

ABD’li ekonomist Nouriel Roubini’nin, genel olarak merkez bankalarının paralarının değerlenmemesi için önlem aldığını, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın daha fazla döviz alması önerisinde bulunduğunun hatırlatılması üzerine Babacan, ”Çok yüzeysel bir yaklaşım, kurun değeri sadece rezerv miktarıyla ilgili değil, kurun değerini etkileyen çok fazla sayıda faktör var. ‘Doğru kur nedir?’ diye sorun Nobel Ekonomi Ödülü almış 50 tane ekonomiste sorun 50 farklı sonuç verecektir. 2002 yılında hükümeti kurduğumuzda ‘serbest piyasa mekanizmasına güveniyoruz, serbest piyasa mekanizmasında kuralları çerçeveyi doğru olarak kurduğumuzda piyasada zaten doğru kur oluşacaktır’ dedik. ‘Su yatağında akar’ dedik ve bunu da bugüne kadar tavizsiz şekilde uyguluyoruz” ifadesini kullandı.

Rezervlerin kuru çok etkilemediğine işaret eden Babacan, şunları kaydetti:

”Japonya’nın rezervlerine bakıldığında son iki yılda 100 milyar doların üzerinde artış ve yen değerlenmeye devam etmiş, hiç bir şey fark etmemiş. İsviçre merkez bankası rezervlerini 50 milyardan 200 milyar dolara çıkarmış, İsviçre frangının değeri değişmemiş. Rezervle ilgili alımlar bir miktar etkiler. Dolar ve avro gibi rezerv anlamı taşıyan çok geniş çaplı dünyada kullanılan para birimleri var. Türk lirasıyla yaptığımız bazı kararların doları ve avroyu etkileyecek durum olmaz. Sadece kendi paramızı tüm diğer para birimlerine göre değerini etkilemeye çalışırsak ufak tefek tedbirler alırız. Bunlar ekonominin asıl temel dinamikleri ve ekonominin temel göstergelerinin yanında hiç bir şey.”

Merkez Bankası’nın rezervinin artmasını son 1,5 yıldır devamlı dile getirdiklerini ifade eden Babacan, sözlerini şöyle sürdürdü:

”Ama bunu söylerken piyasadan daha çok döviz alsın, Türk lirasının değeri düşsün diye söylemiyoruz. Türkiye’nin dış yükümlülükleriyle Merkez Bankası’nın yükümlülükleri arasında bir orantı kurmak gerekiyor. Türkiye’nin önümüzdeki bir yıl içinde dışarıya ne kadar ödemesi var ve ne kadar ithalat yapacak, bütün bu rakamları alıp elimizdeki asgari rezerv seviyesinin ne olması perspektifinden baktığımızda Merkez Bankası rezervi daha yükseltsin diyoruz. Bunu hangi metotla, ne zaman nasıl yapacağı Merkez Bankası’nın kendi bağımsız politikaları çerçevesinde oluşuyor.

Bu durum sadece Türkiye ile ilgili değil. Örneğin, Ocak 2009′dan itibaren Brezilya reali yüzde 40, Şili’nin para birimi yüzde 30, Güney Kore’nin para birimi ile Meksika’nın para birimi yüzde 10′ar değer kazanmış. Türk lirası bu ülkelerin para birimine göre daha az değer kazanmış. Bu sadece Türkiye’nin, Türk lirasının sorunu değil, bu doların ve avronun tüm para birimleri karşısında düşmesinin ortaya çıkardığı sonuç. Dünya enteresan dönemlerden geçiyor, bu dönemlerde çok dikkati olunmalı, güven ve istikrarı ön planda tutmak gerekiyor.

Türkiye bugüne kadar doğru olanı yapmıştır. G-20 toplantısının bildirgesinde artık gelişmiş ülkeler orta vadeli programı açıklasın diyorlar. Biz gelişmekte olan bir ülke olarak bunu 1,5 yıl önce yapmışız.

-IMF’DE YENİ YAPILANMA-

Konuşmasında G-20 toplantısında alınan kararlarla IMF’de yeni yapılanma konusuna da değinen Babacan, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra siyasi ve stratejik konularla ilgili BM Güvenlik Konseyi’nin, ekonomik konularla ilgili Dünya Bankası ve IMF’nin oluşturulduğunu söyledi.

Bunların yönetimi yapısına bakıldığında 2. Dünya savaşı galibi ülkelerin ağırlıklı olduğunun görüldüğüne dikkati çeken Babacan, BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi bulunduğunu, aynı yapının Dünya Bankası ve IMF’de de olduğunu, koltuğu hiç değişmeyen, ayrıca seçimle gelen, ancak seçimle gelse bile önceden mutabakatla oluşturulan, dağıtılan koltuk sistemi bulunduğunu belirtti.

Babacan, ”Bu çerçevede Türkiye, Belçika’nın başkanlığını yaptığı on ülkeden birisi ve masada bizim adımıza Belçika oturuyor” dedi.

Eski IMF Başkanı Rodrigo de Rato döneminde bu konuyu gündeme getirdiğini, dünyada dengelerin, şartların hızla değiştiğini, ülkelerin ekonomik ağırlıkları değiştiğini, bu kurumları yapısının halen eski duruma göre sürerse bu kurumların temsil sorunu olacağı için meşruiyet zeminini kaybedeceğini ve dolayısıyla ciddi reform yapılması gerektiğini ifade ettiğini bildiren Babacan, ”Daha sonra IMF reformu, kota reformu diye yapılan ilk dalgada Türkiye’nin hissesi arttı. Güney Kore’deki ikinci dalga yapılmasında da Türkiye’nin hissesi iki kata yakın artıyor. Diğer ülkelerde de değişiklikler oldu, hissesi düşen ülkeler oldu. Hisse yapısı, kotalar değişiyor, dolayısıyla yeni IMF İcra Direktörleri Kurulu’nun oluşması doğal” diye konuştu.

Bu konuyu New York’ta BM Genel Kurulu sırasında IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn ve IMF’de en fazla hisseye sahip ABD’nin Hazine Bakanı (Timothy Geithner) ile ayrıca Avrupalılarla görüştüğünü kaydeden Babacan, ”Sonuçta Güney Kore’de baskılar sonucunda gelişmiş Avrupa ülkelerinden ikisi koltuklarından kalkmayı kabul etti, ancak hangisi belli değil. Önce Avrupalılar kendi aralarında kimin kalkacağına karar verecek, ondan sonra kalkanların yerine kimin oturacağına dair yeni müzakere süreci başlayacak. Avrupalılar ve diğer büyük ekonomiler nezdinde görüşmeler yapılması gerekiyor, çünkü bu işlerde uzlaşma, ülkelerin az çok yüzde 85′inin tamam demesi gerekiyor ki olsun. Türkiye’nin temsilinin daha fazla artması kararı var. İspanyollar ve Belçikalılar koltuğu yarım yarım paylaşmayı teklif ediyor” dedi.

IMF’nin şimdiye kadar ekonomisi bozulan ülkelere para vererek, karşılığında politika danışmanlığı yaptığını, ancak yeni IMF’nin G-20′nin de verdiği görevleri, gelişmiş ülkelerin ekonomisiyle ilgili raporlar hazırlayacağını ve finans sistemini inceleyeceğini, ABD, Japonya ve Almanya’ya da eleştirilerde bulunacağını söyleyen Babacan, ”Dolayısıyla bu IMF İcra Direktörleri Kurulu’nda oturuyor olmak eskiye göre artık çok daha önemli olacak, çünkü küresel ekonomiyle ilgili özellikle G-20′de tartışılan bütün konuların teknik sekretarya görevi ağırlıklı olarak IMF’ye veriliyor. Tüm küresel ekonomiyle ilgili teknik bir raporlama, izleme, gözleme ve tavsiyede bulunma fonksiyonu da gelecek” diye konuştu.

-CARİ AÇIK KONUSU-

IMF Başkanı Strauss-Kahn’ın ”Türkiye’nin cari açığa dikkat etmesi gerektiği” yönündeki açıklamasını da değerlendiren Babacan, şunları söyledi:

”Cari ödemeler dengesi konusu G-20′nin önemli gündem maddelerinden biriydi. Cari açık ve cari fazla veren ülkeler var, bunlar G-20′de konuşuldu. ABD’nin, cari fazlası ya da cari açığı olanın (GSYH’ye oranının) yüzde 4 rakamına ulaşması önerisi vardı. Cari fazlası olanlar Almanya gibi, fazlalarını yüzde 4′e indirsin 2015′e kadar, cari açığı olanlar bu açığı yüzde 4 ya da altına indirsin önerisi kabul görmedi. Çünkü cari açık ya da fazlanın sebebi çok önemli. Örneğin petrol ihraç eden Suudi Arabistan’ın cari fazlası yapısal olarak devam edecek ya da Türkiye gibi enerjiyi tamamen dışardan ithal eden bir ülke enerjide dışa bağımlı olduğu sürece cari dengesini enerji ithalatı olumsuz etkileyecek.”

Türkiye’nin nükleer santralin temelini bugün atsa ya da Karadeniz’de bugün petrol bulsa 7-8 sene sonra bunların enerjisinden yararlanmaya başlayacağını ifade eden Babacan, şöyle devam etti:

”Dolayısıyla enerji konusunda dışarıya bağımlılığımız uzun süre devam edecek. Üstelik enerji fiyatlarındaki iniş ya da çıkış bizim cari açığımızı doğrudan etkileyecek. Enerji fiyatları düştükte cari açığımız düşecek, arttıkça cari açığımız artacak bu kaçınılmaz tablo. Enerji konusunda köklü çözüm bulmadan cari denge noktasında rahata ermemiz mümkün değil.

Türkiye büyüyen ve yatırım yapan bir ülke. Son altı aya bakıldığında yatırım ithalatında ciddi artış var. Türkiye, makina ve teçhizat ithal ediyor, ağırlıklı olarak tüketici ürünleri ithalatının toplam ithalatımız içindeki payı düşüktür. Oradan gelecek 500 milyon ya da 1 milyar dolarlık artış ekonomimizin genel dengesinde bir şey yaratmaz. Kurda ağırlıklı olarak tüketim ürünleri ithalatını bir miktar etkileyen bir unsur. İthalatın içinde enerji, makina ve teçhizat önemli kalemler. Bugünün makine ithalatı yarının ürün ihracatıdır, bugün makina ithalat ettiğimizde cari dengemiz olumsuz etkilenir, ancak ondan sonra o makina teçhizatı her geçen sene üretim yapılıp ihracat yapıldığında ileriye doğru bize artı değer getirecek.”

Babacan, ”Cari açık piyasalar açısından tehlike çanları çalacak noktaya gelirse o noktada kurdaki hareketlenmeyi mutlaka görürüz, Türk lirasının değeriyle ilgili erozyon olur. Cari açığı finanse edecek rakamın çok üzerinde Türkiye’ye sermaye akışı var. Türkiye’ye ciddi miktarda portföy yatırımı geliyor, hem cari açığımız varken hem de portföy yatırımları konusuna nasıl bir politika uygulanır dikkat edilmeli. ‘Sermaye hareketleri sınırlansın’ denildi. Brezilya bunu denedi, yüzde 2 vergi koydu olmadı, yüzde 4′e çıkardı yine olmadı, şimdi bunu yüzde 6 yapma kararı aldı. Bunu yapsa da yatırımcı bunun yolunu buluyor, farklı enstrümanlar, farklı yan yollarla o ülkeye yatırım yapacaksa bunu yapıyor” diye konuştu.

Ekonominin temellerinin çok önemli olduğunu, istikrar ve güveni bozmadan ekonomi politikasındaki ana çerçevenin, ana temellerin sağlam tutulması gerektiğini belirten Babacan, şu ifadeleri kullandı:

”Bizim serbest kur rejimi ve serbest sermaye hareketleri çok önemli ana çerçeveler. Bunlarla ilgili kimsenin kafasını karıştırıcı, güveni sarsıcı bir adım atmamamız gerekiyor. Farklı kur rejimleri ülkede denendi, her biri felaketle sonuçlandı. Serbest kur rejimi bizi içerden ya da dışarıdan gelecek pek çok şoka karşı koruyucu en önemli mekanizma. Bugün sermaye Türkiye’ye geliyor, ama hızlı çıkış olursa, kur yukarı doğru hareket edecek, Türk lirası değer kaybedecek olursa, bugün yatırım yapanlar ciddi zarar göreceklerini iyi biliyorlar. Biz de ‘açıkça kura garanti yok, bugün geliyorsunuz yarın hızla çıkarsanız kur farklı noktaya gider, zarar edersiniz farkındasınız değil mi diye’ söylüyoruz.”

Enflasyon hedefleri belli oldu

Salı, 26 Eki 2010 yorum yok

Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, enflasyonun 2010 yılı sonunda orta noktası yüzde 7,5 olmak üzere yüzde 7 ile 8 aralığında, 2011 yılınIn sonunda ise orta noktası yüzde 5,4 olmak üzere yüzde 3,9 ile 6,9 aralığında gerçekleşeceğini tahmin ettiklerini söyledi.

Başkan Yılmaz, Merkez Bankası’nın 2010 yılının üçüncü çeyreğine ilişkin değerlendirmesinin yer aldığı, enflasyon raporunun tanıtımı amacıyla düzenlediği basın toplantısında, son 3 ay içinde açıklanan verilerin iç talepteki canlanmanın öngörülenden daha güçlü olduğuna işaret etmesi nedeniyle, çıktı açığı tahminlerini bir önceki döneme kıyasla yukarı yönlü güncellediklerini söyledi.

Bu güncellemenin kısa vadeli enflasyon tahminlerini etkilemediğini, ancak orta vadeli tahminleri üzerinde bir miktar yukarı yönlü etkide bulunduğunu dile getiren Yılmaz, gelişmiş ülkelerin genişletici para politikası, uygulamalarının devam edeceği beklentisinin güçlenmesinin son dönemde emtia fiyatlarında hızlı artışlara yol açtığını, bununla birlikte Ekim ayı itibarıyla ham petrol fiyatlarının, Temmuz enflasyon raporunda varsayımları ile uyumlu seyrettiğini bildirdi.

Bu çerçevede ham petrol fiyatları var sayımlarını koruduklarını, bunun yanı sıra vadeli piyasalarda oluşan emtia fiyatlarını referans alarak tahmin ufku süresince, ithalat fiyatlarının kademeli artışlar göstereceğini var saydıklarını kaydetti.

Merkez Bankası Başkanı Yılmaz, bu çerçevede tahminlerini oluştururken, yılın kalan döneminde çıkış stratejilerinde öngörülen tedbirlerin tamamlandığı, politika tahminlerinin ise bir süre daha mevcut düzeylerde tutularak, 2011 yılının son çeyreğinden itibaren sınırlı artışlar gösterdikten sonra tahmin ufku boyunca tek haneli düzeylerde kaldığı varsayımını temel aldıklarını bildirdi.

Başkan Yılmaz, enflasyonun yüzde 70 olasılıkla 2010 yılı sonunda orta noktası yüzde 7,5 olmak üzere yüzde 7 ile 8 aralığında olacağını, 2011 yılının sonunda ise orta noktası yüzde 5,4 olmak üzere yüzde 3,9 ile 6,9 aralığında gerçekleşeceğini tahmin ettiklerini söyledi.

Yılmaz, 2012 yılı sonunda ise enflasyonun yüzde 5,1 düzeyine düşeceğini öngördüklerini ifade etti.

Durmuş Yılmaz, para politikasının önümüzdeki dönemde fiyat istikrarının kalıcı olarak istikrar kazanmasına odaklanmaya devam edeceğini de sözlerine ekledi.

Yılmaz, 2010 yılının üçüncü çeyreğinde iç talebin güçlü eğilimini korumasına rağmen dış talebin zayıf seyri nedeniyle toplam talep koşullarının enflasyondaki düşüşe verdiği desteğin sürdüğünü ve temel enflasyon göstergelerinin tarihsel olarak en düşük düzeylere gerilediğini belirtti. Yılmaz, bu çerçevede yılın üçüncü çeyreğinde politika faizlerinin bir süre daha sabit ve uzun bir müddet düşük seyredeceği yönündeki duruşlarını koruduklarını bildirdi.

Yılın son çeyreğine girilirken sermaye girişlerinin arttığını da göz önüne alarak, güçlü iç talep ve zayıf dış talep görünümünün devam edeceği öngörüsüyle; hızlı kredi genişlemesinin cari açık ve finansal istikrar üzerinde yaratabileceği risklere karşı temkinli olunması gerektiğini vurgulayan Yılmaz, bu doğrultuda kredi piyasasında gözlenen olumlu gelişmeleri ve iktisadi faaliyetteki toparlanma eğilimini de dikkate alarak, kriz döneminde uygulamaya koydukları geçici likidite tedbirlerinin geri çekilmesi sürecini büyük ölçüde tamamladıklarını kaydetti.

Bu kapsamda piyasaya ihtiyacından fazla sağlanan likiditenin kademeli olarak azaltıldığını, zorunlu karşılık oranlarının artırıldığını, ayrıca, finansal istikrara yönelik riskleri sınırlandırmak amacıyla alternatif araçların daha etkili olarak kullanılabilmesi için zorunlu karşılıklara faiz ödenmesi uygulamasına son verildiğini hatırlatan Yılmaz, likidite yönetiminin operasyonel yapısının değiştirildiğini, sermaye akımlarının değişkenliğine uyum sağlayabilmek amacıyla döviz alım ihaleleri için daha esnek bir yöntem tasarlayarak 4 Ekim itibarıyla uygulamaya koyduklarını söyledi. Yılmaz, bu kapsamda, ilk üç haftada 1,2 milyarı ilave alım olmak üzere toplam 1,76 milyar dolar tutarında alım yapıldığını söyledi.

Bu gelişmelerin sonucunda, üçüncü çeyrekte piyasa faizleri her vadede aşağı yönlü bir hareket gösterirken uzun vadelerdeki düşüşün daha belirgin olduğunu ifade eden Yılmaz, faiz oranlarında gözlenen düşüşte son dönemde gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye akımlarının hızlanmasının yanı sıra Türkiye ekonomisine dair olumlu gelişmelerin de katkısı bulunduğuna dikkati çekti.

Kısa ve orta vadeli faizlerin seyrinde temel enflasyon göstergelerinin beklenenden hızlı gerilemesi etkili olurken uzun vadeli faizlerdeki düşüşün büyük ölçüde Türkiye’nin göreli riskliliğindeki azalmanın kalıcı olacağına yönelik beklentileri yansıttığını vurgulayan Yılmaz, üçüncü çeyrekte piyasa faizlerindeki düşüşün reel faizlere de yansıdığını, orta vadeli reel faizlerin tarihsel olarak en düşük seviyelerinde seyretmeye devam ettiğini belirtti. Yılmaz, bununla birlikte Türkiye’de piyasa faizlerinin reel seviyesinin diğer gelişmekte olan ülkelerden ayrışmadığının gözlendiğini de söyledi.

Kriz sürecinde ortaya çıkan finansal koşullardaki ek sıkılığın ortadan kalkmasıyla, para politikasının kredi piyasası üzerindeki etkinliğinin arttığını; böylelikle, reel faizlerdeki düşük seviyelerin kredi faizlerine daha belirgin biçimde yansıdığını anlatan Yılmaz, buna ilaveten, bankaların kredi verme eğilimlerinin arttığını ve kredi standartlarının önümüzdeki dönemde bir miktar daha gevşeyebileceğine dair beklentiler oluştuğunu bildirdi.

Yılmaz, ticari kredilerin artış eğiliminde olduğu ve artışın giderek daha fazla sektöre yayıldığı mevcut konjonktürde, ticari kredi faizi ile mevduat faizi arasındaki farkın tarihsel olarak en düşük düzeylerinde seyretmesinin de kredi arzındaki sıkılığın azaldığına işaret ettiğini söyledi.

-KÜRESEL EKONOMİDEKİ GELİŞMELER-

Küresel ekonomideki gelişmeleri de değerlendiren Yılmaz, yılın üçüncü çeyreğinde açıklanan verilerin küresel iktisadi faaliyette ikinci bir daralma olasılığının zayıf olduğuna, ancak toparlanmanın oldukça yavaş ve kademeli gerçekleşeceğine işaret ettiğini bildirdi.

Büyüme dinamikleri açısından gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında gözlenen belirgin ayrışmanın yılın ikinci çeyreğinde de sürdüğünün ve küresel büyümeyi gelişmekte olan ülkelerin sürüklemeye devam ettiğinin görüldüğünü ifade eden Yılmaz, diğer yandan gelişmiş ülkelerin emek piyasalarındaki olumsuz görünümünün devam etmesinin, söz konusu ekonomilerdeki toparlanmanın yavaşlığını teyit ederken istihdam koşullarındaki iyileşmenin uzun süre alacağını düşündürdüğünü kaydetti.

İktisadi faaliyetin zayıf görünümüne paralel olarak, 2010 yılı üçüncü çeyreğinde gelişmiş ülkelerde çekirdek enflasyon göstergelerinin tarihsel olarak düşük seviyelerini koruduğunu dile getiren Yılmaz, bu görünüme paralel olarak birçok gelişmiş ülkede mevcut durumda oldukça genişletici konumda olan para politikalarının ikinci bir parasal genişleme yoluyla daha da gevşetilme olasılığının artmasının, yatırımcıların riskli varlıklara yönelme eğilimini güçlendirdiğini söyledi. Bu durumun, bir yandan gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye akımlarını hızlandırarak bu ülkelerin para birimlerini güçlendirdiğini, diğer yandan da emtia fiyatlarında belirgin artışları beraberinde getirdiğini kaydeden Yılmaz, şöyle devam etti:

”Küresel likiditenin bollaşması ve buna bağlı olarak artan getiri arayışıyla hızlanan sermaye akımları diğer birçok gelişmekte olan ülke gibi Türkiye’yi de etkilemektedir.

Bu dönemde iktisadi faaliyetteki toparlanmanın beklenenden de olumlu seyretmesi, kredi derecelendirme kuruluşlarından not artırımına dair gelen işaretler, referandum sürecinin sona ermesiyle siyasi belirsizliğin azalması ve güncellenen Orta Vadeli Programın (OVP) mali disiplinin süreceğine işaret etmesi şeklinde sıralayacağımız ülkemize özgü olumlu gelişmeler bu etkilerin daha belirgin yaşanmasına neden olmuştur. Ülkemizin risk primi göstergeleri diğer birçok ülkeye kıyasla daha olumlu bir performans göstermiş ve kriz öncesi seviyelerinin altında seyretmeye devam etmiştir. Bu gelişmelere paralel olarak yakın dönemde piyasa faizleri düşmüş, borsa endeksi hızla artmış ve Türk lirası güçlenmiştir.”

-”GIDA FİYATLARINDAKİ DALGALI SEYİR TAHMİN BELİRSİZLİĞİ OLUŞTURUYOR”-

TCMB Başkanı enflasyon gelişmelerini değerlendirirken de 2010 yılının üçüncü çeyreğinde tüketici fiyatlarının yüzde 1,15 oranında arttığını ve yıllık enflasyonun yüzde 9,24 seviyesine yükseldiğini söyledi.

Yılmaz, enflasyondaki bu yükselişte işlenmemiş gıda fiyatlarındaki keskin artışların etkili olduğunu, hizmet grubu yıllık enflasyonundaki azalış ve temel mal fiyatlarındaki olumlu görünümün sürdüğünü, enflasyonun ana eğilimi orta vadeli hedeflerle uyumlu seyrini koruduğunu ve böylece, gıda fiyatları dışındaki bütün alt kalemlerin çeyreklik değişim oranlarının geçmiş yılların ortalamasının belirgin olarak altında kaldığını bildirdi.

Üçüncü çeyrekte gıda fiyatlarının, işlenmemiş gıda fiyatları kaynaklı olarak sert bir artış kaydettiğini ve böylelikle gıda kaleminin yıllık enflasyona yaptığı katkının 4,2 puana yükseldiğini vurgulayan Yılmaz, şunları kaydetti:

”Bir önceki çeyrekte keskin bir gerileme kaydeden işlenmemiş gıda grubu fiyatlarında üçüncü çeyrekte yüksek artışlar gözlenmesiyle yıllık işlenmemiş gıda enflasyonu endeks tarihindeki en yüksek seviye olan yüzde 28,74′e ulaşmıştır. Bu gelişmede taze meyve-sebze fiyatları belirleyici olurken, et fiyatlarındaki artış eğiliminin devam etmesi grup fiyatlarının yükselişinde etkili olan diğer bir unsur olmuştur. Bu noktada, işlenmemiş gıda fiyatlarındaki dalgalı seyrin tüketici enflasyonunun oynaklığını artırarak önemli bir tahmin belirsizliği oluşturduğunu özellikle vurgulamak istiyorum.

Yılın üçüncü çeyreğinde enerji fiyatları petrol fiyatlarındaki gelişmelere bağlı olarak yatay seyrederken gıda, enerji, alkollü içecekler ve tütünle altını dışlayan temel mal grubunda enflasyon eğilimi düşük seviyesini korumuştur. Diğer yandan hizmet grubu yıllık enflasyonundaki azalış beklenenden daha belirgin olmuştur. Talep koşullarına duyarlılığı görece daha yüksek olan yemek ve ulaştırma hariç hizmet fiyatlarının yıllık artış oranı endeks tarihindeki en düşük seviyeye gerilemiştir.

Hizmet fiyatlarında öngörülenin de ötesinde gerçekleşen bu yavaşlamanın etkisiyle üçüncü çeyrekte temel enflasyon göstergelerindeki istikrarlı düşüş eğilimi devam etmiştir. Bu gelişmede Türk lirasının güçlü seyrinin temel mal grubu fiyatları üzerindeki yansımaları da etkili olmuştur. Bu doğrultuda, temel enflasyon göstergelerinin işaret ettiği ana enflasyon eğilimi yavaşlamaya devam ederek orta vadeli hedeflerle uyumlu bir seyir izlemiştir. Böylece, ülkemiz ile diğer gelişmekte olan ülkelerin çekirdek enflasyon seviyeleri arasındaki fark yılın üçüncü çeyreğinde kapanmaya devam etmiştir.”

Durmuş Yılmaz, tüm bu gelişmeler çerçevesinde 2010 yılının ikinci çeyreğinden itibaren azalış eğilimi sergileyen orta vadeli enflasyon beklentilerinin, yılın üçüncü çeyreğinde sınırlı bir düşüş kaydettiğini, tüketici enflasyonundaki yükselişe rağmen istikrarlı bir biçimde gerileyen çekirdek enflasyon göstergelerinin bu dönemde orta vadeli beklentilerin bozulmasını engellediğini söyledi.

TCMB Başkanı yakın dönem enflasyon beklentilerinin bir önceki çeyreğe kıyasla sınırlı bir oranda gerilerken, vade uzadıkça beklentilerin bir önceki çeyrek seviyelerinden farklılaşmadığının görüldüğünü, bununla birlikte, 12 ve 24 ay sonrasına ilişkin enflasyon beklentilerinin, 2011 ve 2012 yıl sonları için belirlenen enflasyon hedeflerinin ima ettiği değerlerin bir miktar üzerinde seyrettiğini kaydetti.

FAİZ EN DÜŞÜK SEVİYEDE

Enflasyon açıklamalarının ardından gösterge faiz yüzde 7.65 ile tarihinde gördüğü en düşük seviyeye geriledi.

Categories: Genel Tags: , , , , , , , ,

225 yıl sonra denize kavuşan ülke

Cuma, 22 Eki 2010 yorum yok

Denize kıyısı olmayan Bolivya, Peru ile yaptığı bir anlaşma ile 99 yıllığına Pasifik Okyanusu kıyısındaki bir şeridi kullanmaya hak kazandı.

Guardian gazetesinde yer alan habere göre Peru, denize çıkışı olmayan Bolivya’ya Büyük Okyanus’ta bir sahil şeridini 99 yıllığına kiraladı.

Peru Devlet Başkanı Alan Garcia ve Bolivya lideri Evo Morales arasında imzalanan anlaşmaya göre, Bolivya Peru’nun güneyinde yer alan Ilo limanına 15 kilometre uzaklıktaki 3.58 kilometrekarelik bu alana liman inşa edebilecek ve burayı serbest ticaret bölgesi ilan edebilecek.

Garcia, tarihi anlaşmanın imzalanmasının ardından Ilo limanında yaptığı konuşmada, “Bolivya’nın okyanusa hiçbir kıyısının bulunmaması adil değil. Burası artık aynı zamanda bir Bolivya denizi” ifadesini kullandı.

EVLENİRSEM, BALAYIMI BURADA GEÇİRECEĞİM

Bolivya lideri Morales ise eğer evlenirse balayını bu sahilde inşa edilecek bir tatil köyünde geçireceğini söyledi.

Bolivya’nın okyanusa ulaşma hayallerini gerçeğe dönüştüren bu gelişme, bir dönem araları oldukça açık olan iki ülke liderinin de yakınlaşmasını sağladı.

1879-1884 yılları arasındaki Pasifik savaşlarında Şili bir dönem Peru ve Bolivya’ya ait olan ve zengin maden kaynaklarına sahip olan toprakların kontrolünü ele geçirmişti. Bu savaş neticesinde de Bolivya tamamen bir kara ülkesi haline gelmişti.

Bolivya uzun süredir Şili’den kendisi için Pasifik Okyanusu’na uzanan bir koridor açmasını istiyordu. Ancak Şili bu öneriyi reddediyordu.

Guardian gazetesi, iki ülkenin bu kardeşlik anlaşmasıyla 1879-84 Pasifik Savaşı’nda topraklarını işgal eden komşuları Şili’ye diplomatik bir mesaj verdiklerini belirtiyor.