arşiv

yazılar buna göre etiketlendi; ‘YÖK’

Duman’ın Konser Albümü

Salı, 31 May 2011 yorum yok

Türk rock müziğinin sadık bir dinleyici kitlesine sahip önemli gruplarından Duman’ın, 32 şarkıdan oluşan 2 CD’lik konser albümü “Canlı” 3 Haziran’da Pasaj Müzik etiketiyle yayınlanıyor.

Kaan Tangöze (vokal/gitar), Batuhan Mutlugil (gitar), Ari Barokas (bas) ve Cengiz Baysal’dan (davul) oluşan Duman, bugüne kadar beş stüdyo albümü ile bir konser albümü ve DVD’sini müzik severlerin beğenisine sundu.

Prodüktörlüğünü Duman’ın üstlendiği, Durul Seren’in kayıt, miks ve masteringini yaptığı “CANLI” albümünün ilk klibi “Helal Olsun” olarak belirlendi. Sözleri Kaan Tangöze müziği Batuhan Mutlugil’e ait Hürcan Emre Yılmazer yönetmenliğinde çekilen klip, 7 Kasım 2010 tarihli Bostancı Gösteri Merkezi konserinin görüntülerinden oluşuyor.

DUMAN’dan ilk defa akustik yorumlar ve sürpriz iki cover şarkı…

2010 ve 2011 yıllarında yapılan beş farklı konserin kayıtlarından oluşan “CANLI” albümündeki şarkılar, rock müzik severlerin beğenisine 2 CD’de sunuldu. Merakla beklenen çalışmanın en büyük özelliği bazı Duman şarkılarının akustik olarak yeniden yorumlanması. “Dibine Kadar”, “Sarhoş”, “Elleri Ellerime” ve “Haberin Yok Ölüyorum” gibi şarkıların akustik yorumların yer aldığı albümün bir diğer sürprizi de cover şarkılar. Yıllar önce Erkin Koray’ın yorumladığı söz ve müziği Burhan Bilgin’e ait olan “Sen Yoksun Diye” ve Aşık Veysel’in “Kara Toprak” türküsü albümün dikkat çeken çalışmaları.

Konu ile ilgili Aramalar:

En iyi eşinizi bulmanın olasılığı 285 binde 1′e denk geliyor…

Salı, 24 May 2011 yorum yok

ntvmsnbc’nin haberine göre Warwick Üniversitesi’nde matematik öğretmenliği yapan Peter Backus insanların neden yalnız kaldığını bilimle bulmaya çalıştı. Üç yıllık yalnızlığı sonrasında “Neden Bir Kız Arkadaşım Yok” adlı tezin yazan Backus’a göre doğru insanı bulma şansınız 285 binde 1′e denk geliyor.

Backus bu tezinde dünya dışı yaşam arayışında kullanılan Drake Denklemi’nden yararlanmış.

Sonuçlar da İngiliz bekarlar için hiç de umut vaadetmiyormuş. 30 yaşındaki Backus, İngiltere’de yaşayan 30 milyon kadından sadece 26 tanesinin kendisine uygun olduğu sonucuna varmış.

Denklem yaşları 24 ila 34 arasında olan, Londra’da yaşayan, bekar kadınları baz almış. Durum böyle olunca da Backus’un şansı oldukça düşmüş.

Ekonomi uzmanı Backus, “Muhteşem bir ilişki yaşama olasılığım olan sadece 26 kadın var. Bir gece dışarı çıkmamda onlardan biriyle tanışma şansım yüzde 0.0000034. Bu da 285 binde 1′e denk geliyor” dedi.

SADECE KRİTERLERİ DEĞİŞTİRDİ
Drake Denklemi “N = R* x Fp x Ne x Fi x Fc x L” dir. N iletişim kurmayı umabileceğimiz uygarlıkların sayısı, R* Samanyolu Galaksisi’ndeki yıldız oluşma sıklığı, Fp bu yıldızlardan kaç tanesinin gezegene sahip olduğu, Ne bu gezegenlerden kaç tanesinin yaşama elverişli olduğu, Fl yaşama elverişli gezegenlerin kaçında yaşamın oluştuğu, Fi bu gezegenlerin kaçında akıllı yaşamın oluştuğu, Fc bu gezegenlerin kaçında iletişim kurma yetisine yahut isteğine sahip ırkların varlığı L bu tür bir uygarlığın umulan yaşam süresidir. Profesör Frank Drake, galakside 10 bin yaşam formu olabileceğini tahmin etmişti.

Backus orijinal denklemi hayalindeki randevu kriterleriyle değiştirdi; kadınların onu çekici bulma olasılığı ve yaşları 24 ila 34 arasında değişen Londralı kızlar gibi kriterleri kullandı.

Backus, “Sonuçlar aşk arayan insanlar için iç karartıcı gözükebilir ama bekarlar iyi yönünden bakmalı; bu sizin suçunuz değil” dedi. Tezin tamamına üniversitenin internet sitesinden ulaşılabilir.

Konu ile ilgili Aramalar:

“Teknik direktör Terim, Elmander tamam”

Perşembe, 19 May 2011 yorum yok

Galatasaray’ın çiçeği burnunda başkanı Ünal Aysal katıldığı % 100 Futbol’da Güntekin Onay ve Rıdvan Dilmen’in konuğu oldu. Aysal, NTV Spor canlı yayınında sarı-kırmızılı takımın yeni teknik direktörünün Fatih Terim olduğunu resmen açıkladı. Aysal, Bolton’ın yıldızı Elmander ile kesin olarak anlaştıklarını da söyledi.

Galatasaray’ın yeni başkanı Ünal Aysal, % 100 Futbol’da Güntekin Onay ve Rıdvan Dilmen’in sorularını yanıtlıyor. Aysal, NTV Spor canlı yayınında sarı kırmızılı takımın teknik direktörünün Fatih Terim olduğunu açıkladı.

Aysal, Saat 20:45. Adnan Polat başkan 20:45′i çok sever biliyorsunuz. Onun tam saati, o zaman açıklayabilirim sorun değil. Bugün 19.05 itibariyle sayın Fatih Terim ile el sıkıştık, tam mutabakat sağladık. ikimiz de güçlerimizi Galatasaray için birleştirmeye ve Galatasaray’ın başarısı için elimizden gelen her şeyi yapma kararını aldık. Bu yakın işbirliği yarın sabahtan itibaren başlayacak. Bizim aramızda şu anda el sıkışmak önemli. Hoca da sözünün adamıdır, bende sözümün arkasında her zaman durmuşumdur. Bizim el sıkışmamız yeterli” diye konuştu.

“TERİM KARARIMDAN SON DERECE EMİNİM, ENDİŞEM YOK”
“Biz Terim ile aynı heyecanı paylaştığımızın farkına vardık” diyen Aysal, “Ben değişik bir insan buldum. Yani benim de medyadan takip ettiğim sanki işte imparator anahtarı alırım, kimseyi oraya sokmam, elimde sopayla herkesi kovalarım imajı vardı. Ama katiyetle böyle bir şey görmedim. Uzlaşıcı, beraber çalışma arayışında olan ve yardımcı, yardımlaşmayı seven bir insan gördüm. Benim için sürpriz oldu. Ben Fatih hocayı eskiden tanımıyorum. Bu geçtiğimiz dönemde yakından tanıma imkanına kavuştum. Doğrusunu isteseniz aldığım karardan da son derece eminim, herhangi bir endişem yok. Yardımcılarıyla ilgili bir şey, o önümüzdeki günlerde toparlayacağımız bir şey, muhakkakki orada da ideal kadroyu bulacağız” dedi.

“BÜTÜN ÇÖZÜMLERİMİZ UZUN VADELİ”
Her zaman uzun vadeli çözümlerden yana olduğunun altını çizen Ünal Aysal, “Yani Fatih Terim gibi bir hocayla kısa vadeli bir iş düşünmeniz hem ona, hem de kulübe saygısızlık olur. Zaten hiçbir çözümümüz kısa vadeli değil. Bütün çözümlerimiz uzun vadeli ve buna en uygun profil olarak da hocanın profili bana göründü. Bu evvelden alınmış bir karar değil. Çoktan beri takip ettiğim, tereddüt ettiğim, yabancı hocalarla da mukayese ettiğim vakit bugün Fatih Terim hocanın burada ağırlıklı bu görevin en iyi adayı olduğunu tespit ettiğim ve kendisine teklifi götürmüştüm 2 gün önce. Konuştuk, o da düşündü, bende biraz düşündüm. Özellikle hoca için yeni bazı şeyler olabilirdi. Gördüğünüz gibi sizler için de yepyeni benim bazı yaklaşımlarım, hoca için de alışmadığı bir şeyler olabilirdi. Ama çok mutlulukla tespit ettim ki özellikle kurumsallık konusundaki ısrarlarım hoca tarafından büyük bir memnuniyetle karşılandı. Kendisinin özellikle ikinci defa Galatasaray’ın başına geldiği vakit sorunların çoğunlukla kurumsallığın olmamasından kaynaklandığı konusunu analiz ettik beraber. “Eğer ben bir ekip içinde çalışsaydım, bu desteği görseydim çok daha başarılı olurdum” dedi ki ben buna inandım, yürekten böyle olduğuna inanıyorum. Çünkü o günkü yapıyı da biliyorum. Burada ‘yiğidi öldür, hakkını ver’ yani biraz da bunun olması lazım. Demek ki kurumsal yapıda bir ekip halinde çalışılacak. Herkes kendi kısmının gereğini yapacak ama karşılıklı görüşme, konuşma ve fikir birliğinle en iyisini bulacağız. Zaten benim de yaklaşımım “anahtarı ver kurtul” değil katiyetle. Çözüme katıl, gerekli desteği ver, gerekli denetlemeyi de yap, en iyi neticeyi al’ politikasıdır. Hocayla bu konuda tam bir görüş birliğine vardığımız için de çok mutluyum bu akşam” şeklinde konuştu.

“SUYUN SICAKLIĞINI ÇOK İYİ BİLİYORUM”
Aysal, “Bu bir bayrak yarışı demiştim. Bayrak yarışını gözünüzün önüne getirin. Bir oyuncu koşarken, öbürü de beraber koşuyor bir müddet ki alayım. Ondan sonra bir hızı yakaladıktan sonra alıyor ve devam ediyor. Bu sözüm bu kasıtla söylenmiş bir sözdü, uluorta söylenmiş bir söz değildi, bilinçli bir sözdü. Ben bu olayı bayrak yarışı olarak başlattım. Ben Galatasaray’ı üye olduğum günden beri çok yakından takip ediyorum. Oyuncu alım satımları falan değil, gündelik takip ettim. Bu dönem içinde gazetelerde bana sorulduğu vakit, beyanatlarım oldu, yazılarım oldu, röportajlarım oldu, Galatasaray camiası beni tanıdı, yani ben son 2-3 ay içinde ortaya çıkmış bir adam değilim. Tanıyan tanıyordu ama tanımayan da tanımıyordu. Ön planda olmamama rağmen işin içindeydim her zaman için. Yani bugün ben soğuk bir suya atlamış değilim, suyun sıcaklığını çok iyi biliyorum. Galiba seçmenim de, üyelerimiz de bu şekilde davrandı ki bana ve benim ekibime teveccüh ettiler. Kendilerine bir kere daha teşekkür ediyorum burada, bence de iyi yaptılar” ifadelerini kullandı.

“SÖZ VERMİŞTİM VE TUTTUM”
Başkan Aysal, Galatasaray ile uzun zamandır ilgilendiğinin altını çizerken, “Galatasaray’daki bütün gelişmeleri takip ediyorum. Hatta özellikle üye olduktan sonra da çok daha yakından ilgilenmeye başladım. Bu benim tabiatımda var. Bir yere üyeysem, eğer bir sistemin içindeysem o sistemle çok yakından ilgilenmek gibi eskiden gelen bir alışkanlığım var. Ama başkan olmak gibi bir niyetim, heyecanım olmadı hiçbir zaman. Ancak bu geçtiğimiz aylar içinde kulüpteki hiç istenmeyen gelişmeler karşısında ben bir açıklama yaptım zaten. Benim ismim medyada telaffuz edildi, kulübümüzün diğer duayenleri tarafından. Ben de o zaman şöyle bir açıklama yaptım, “Kulübün bugünkü şartlarda deneyimli, enerjik ve bu işi başarabilecek genç kadrolar bu göreve talip olurlarsa ben destek veririm” dedim. Ve olmazlarsa da “Elimi taşın altına koyarım” dedim, böyle bir söz vermiş bulundum. Sonra zaman içinde bu göreve talip olan kadrolara baktığım vakit, sanki genelde bir isteksizlik var, herkes bugünkü ortamdan çekiniyor gibi bir durum doğdu. Onun üzerine sözümü tutmak zorunda kaldım ve aday oldum” dedi.

“TAKIMIN BUGÜNKÜ DURUMU TRAFİK KAZASI”
Kulübün bu seneki içinde bulunduğu durumu trafik kazası olarak niteleyen Aysal, “Bugünkü durum bir trafik kazası, yani hep öyle görüyorum. Aynı kelimeyi kullanıyorum, çünkü buna inandığım için söylüyorum. Kulüp projelerinde başarılı etaplar katetti ama bir nakit sorunu yaşandı son özellikle bir kaç ay içinde. Tabii bu yukarıda bazı uyumsuzluklar yarattı. Bu uyumsuzluklar aşağı doğru süzüldüğü vakit yeşil sahaya kadar indi ve Galatasaray hiç arzu edilmeyen ve hiç alışmadığı, bugüne kadar hiç tatmadığı, 20 seneden beri tatmadığı bir levhada 14. pozisyona kadar indi. Bu tabii camianın alışmadığı bir şey. Tabii infial oldu. Geldiğimiz durum işte bu neticede” diye konuştu.

“BENİM BUGÜNKÜ PROGRAMIM SADECE 3 SENE”
Bugünkü planlarının sadece önümüzdeki 3 yıl için olduğunu söyleyen Aysal, “Ben 3 yıllık bir program yaptım kendime. Bu 3 yılda inşallah hedeflediğim yerlere gelebilirse arkadaşlarımızla beraber, 3 yıl sonunda ben müsaade isteyeceğim. Ama her şey çok iyi gider, camia “Gel bunun 3 sene de keyfini sür” derse bu da bir ihtimal ama o gün ne yapacağıma karar vermedim ama bugün benim programım sadece 3 sene” şeklinde konuştu.

“BEN KONUŞMAM EYLEM YAPARIM”
Kendisinin genel felsefesinin netice odaklı çalışmak olduğunu söyleyen Ünal Aysal, “Kendime koyduğum hedeflere varabilmek için de öncelikle sözün kısa kesilip eylemin yapılmasına inanırım. Eylemciyim ve görevim bir şeyleri yoluna koymak, o görevi yapmam gerekiyor. Bu konuşarak olmuyor. Konuşarak camia içindeki bazı uzlaşmaları, birleşmeleri ve bazı barışmaları yaratmam gerektiğine inanıyorum. Konuşmanın da bir faydası var ama bir yere kadar, ondan sonra esas eylemi gerçekleştirmeniz lazım. Tahmin ediyorum ki, uzlaşma ve huzur verme yönünden biz bir etap kaydettik zaten. Şu anda öyle hissediyorum. Gerektiği vakit her zaman medyayla beraber olacağım, bana düşen görev bu ama bunu da fazla istismar etmemek lazım, esas görevimiz bizim büroda, makine dairesinde hep onu söylüyorum” dedi.

“KURUMSAL YAPIYI İŞLER HALE GETİRMEMİZ LAZIM”
Aysal, “Galatasaray, 500 senelik bir eğitim müessesesi gerçeğini bir kenara bırakırsak, 106 yaşında, bir asrı devirmiş, yeni bir asra hazırlanan büyük bir kurum. Büyük imkanları var, o imkanların bazında ben gayrimenkuller, paralar ben bunlardan bahsetmiyorum, insan gücü var. Bir kültür birliği ve bizim çok ciddi bir insan kaynağı zenginliğimiz var Galatasaray’da, bunu değerlendirmek lazım ve bunu 21. yüzyıla girerken kulübe muhakkak katkı olarak sunmamız gerekiyor. Yapılacak çalışmaların bazında bu geliyor. Bu ne demek? Belki aynı şeyi tekrarlıyor gibi görünüyorum ama çok önem verdiğim bir şey. Bu kurumsal yapının tesisi işler hale getirmesidir. Baktığımız vakit kulüplere kurumsal yapı hepsinde var ama yapı işlemiyor. Yapılar başkanların elinde ve başkanın bir talimatıyla 3 kişi atılıyor, 5 kişi alınıyor. Şu sporcu alınıyor, bu sporcu satılıyor. Ben Galatasaray’da hedeflediğim ve idealize ettiğim durum, bunun kurumsal yapı içinde ve bir saygınlık içinde cereyan etmesi, bunun kendi kendine işleyen bir mekanizma haline gelmesi, kişilere bağlı olmaması, yarın öbür gün bir başkan görevini bitirdi, ayrıldı. Yeni gelecek başkanın sil baştan yapmayacağı bir düzen içinde çalışmaya başlanması. Profesyonel diyorsunuz, profesyonelliğin bazında para yatıyor. Bu bir holding yapısı içinde gerçekleştirilirse, ki altında zaten oraya gelinmiş bir takım şirketler var. Bu şirketlerin bir kısmı SPK’ya vs. falan kontrol ediliyor bunlar tarafından. Bu yapının iyi çalıştırılması lazım. Zaten mecburuz bunu iyi çalıştırmaya, düzenli çalıştırmaya. Bunun da esasları o kadar zor şeyler değil. Bütün mesele sistemin doğru kurulması ve kuralların iyi anlatılması. Arkası kolay gelir bunun ve bunun da bazında iyi bir planlama, iyi bir bütçeleme, iyi bir kontrol etme geliyor. Bunun dışında kolay yürüyecek bir sistem” diye konuştu.

Konu ile ilgili Aramalar:

Aşkın Kimyası :)

Cuma, 17 Ara 2010 yorum yok

İlk Olarak Kimyacılar Aşk Konusuna El Attı.
Son zamanlara kadar aşkın ilk elektriklenme anından sonra nasıl devam ettiği konusunda yeterli güvenilir bilgi yoktu. Ya da aşk konusunda bilinenler romanlar, şiirler veya şanslıysak kendi deneyimlerimizden ibaretti diyebiliriz. Sinir sistemi ve hormonlarla ilgili tıbbi bilgiler ilerledikçe aşk bilmecesinin parçaları yavaş yavaş tamamlanmaya başladı. Aşkın kimyasıyla ilgili ilk bulunan hormonlardan biri feromonlardır. 1970′li yıllarda farkedilen bu salgı bazı böcekler ve küçük memeli hayvanlarda karşı cinsin önce burun sinirleri ve sonrasında “vomeronasal cisim” denilen organı yoluyla beynini etkileyerek çiftleşmeye yardımcı olmakta. Bu maddenin bulunmasıyla bilim dünyasında bir heyecan dalgası oluşsa da insanlar üzerinde yapılan araştırmaların sonuçları yüz güldürücü olmadı.
Aslında aşık olan kişilerin birbirlerinin kokularını beğendikleri eskiden beri biliniyordu fakat bu durumun gerçekten feromonlarla ilgili olduğu henüz kanıtlanmış durumda değil. Ayrıca insanlarda kesin olarak belirlenmiş vomeronazal cisim adlı bir organ yok. Bunların yanında feromon veya benzeri kimyasal maddelerin dışarıdan kullanımının kişileri daha çekici yapmadığı da belirlenmiş. Bu bilgilere rağmen feromonların bulunmasının etkisi öyle fazla oldu ki hala piyasada feromon içeren parfümler satılıyor. Bilim adamları feromonlar konusunda başlangıçta düşünüldüğü kadar başarılı olmasalar da beynin incelenmesinde kullanılan araçların gelişimi ile başka bir alanda gerçekten önemli bilgiler elde edildi.

Konuya Beyin Açısından Bakılınca
Bu konulardaki bilgilerimiz oldukça kısıtlı ama beynin her parçasının başka bir duyu, duygu veya düşüncenin etkisinde çalıştığını biliyoruz. Örneğin görme duyusu beynin tam arkasında bulunan alan tarafından sağlanır. Beyin içindeki kan dolaşımını görüntüleyebilen manyetik rezonans araçlarının gösterdiğine göre aşık olan kişilerde de beynin merkezindeki ön tegment alanı ile kaudat çekirdek ile bunun kuyruk bölgesi etkinleşir. Şaşırtıcı bir durum ama bu merkezlere eskiden ödüllendirme merkezi deniyordu. Bu merkezlerin piyango gibi büyük bir ödül kazanıldığında ayrıca kokain gibi maddelerin alışkanlıkları sırasında etkin olduğu önceden biliniyordu. Acaba beynimiz bize tam aradığımız kişiyi bulunca ödül vermeye mi çalışıyor? Bir başka şaşırtıcı bilgi de bu bölgelerin cinsellikle ilgisi olmaması, yani cinsel istekler veya ilişki sırasında bu bölgeler etkin değil. Diğer bir deyişle aşk en azından başlangıçta cinsellikle ilgili değil.
Bu sonuç ilk olarak 2004 yılında antropoloji uzmanı Helen Fisher ve arkadaşları tarafından bulunmuştu. Yapılan araştırma aslında oldukça basitti, aşık olduğu belirlenen bir kişiye aşık olduğu kişinin fotoğrafının gösterilmesi sırasında beyin kan akımı ölçülüyordu. Gerçekte araştırıcı Helen Fisher da dahil hiç kimse bir farklılık olabileceğini tahmin etmiyordu. Fakat sürpriz biçimde, aşık olunan kişinin fotoğrafı görüldüğünde beynin bazı bölgelerinin kan akımının değiştiğini çok açıkça görüldü.
Aslında bu aşkın organik yani bedensel nedenleri ve sonuçları olabileceğini gösteren ilk bulgulardan biriydi. O zamana kadar aşkın sadece düşünce olarak oluştuğu ve vücutta önemli bir değişiklik yapmadığı varsayımı vardı. Hatta bu konuda araştırma yapan kişilere de başka bilim adamları tarafından küçük düşürücü uyarılar yapılıyordu. Aşk gibi sadece gençlerin ilgilendiği ciddi olmayan bir konuyla hangi ciddi bilim adamı zaman ayırabilirdi ki? Aşkın bedensel değişimlere neden olduğunun öğrenilmesi başka doktorları da cesaretlendirdi ve tekrar hormon düzeyi çalışmaları başladı.
Kimyacılar Tekrar İş Başında
Bu kez aşık olan kişilerde beyinden salgılanan feniletilamin (PEA), dopamin ve norepinefrin adlı hormonların kan düzeyinin arttığı bulundu. Bunlardan özellikle PEA’in bulunması bilimsel çevreler ve medyada büyük yankı uyandırdı. Sonuçta ilk kez aşka özel bir hormon saptanmış oldu. PEA’nın yapısı daha önceden bilinen uyarıcı ilaçlara benzer ve vücutta salgılanmasının artması hoşa giden duygular yaratır. PEA’nın vücutta artması aşkın pençesine düşmüş kişilerdeki aşırı heyecanlı, canlı ve hareketli halin nedenidir. Belki biliyorsunuz PEA aynı zamanda çikolata da bir miktarda bulunur ve bazı kişilerdeki çikalata alışkanlığının sorumlusu olarak kabul edilir. Fakat medyada okuduklarınızın aksine çikolata sizi ilk gördüğünüz kişiye aşık etmez, zaten böyle bir örneği hiç görmedik değil mi? Aşık olmak o kadar kolay değil ve bu konuda bildiklerimiz hala çok az.
Fenetilamin
Feniletilamin molekülü.
Bundan başka aşık olan kişilerin vücutlarında norepinefrin ve dopamin denilen hormonların da salgılanması artar. Norepinefrin beyinde hipotalamusta ve böbrek üstü bezinde üretilir ve vücutta etkileri çok bilinen adrenaline dönüştürülür. Adrenalin bildiğiniz gibi stress hormonudur ve vücutta sık nefes alma, terleme ve kalpte çarpıntı gibi belirtilere neden olur. Zaten aşık olan kişilerde görülenler genel olarak stress belirtilerine benzer. Dopamin ise salgılandığında rahatlama ve iyi duygular yaratır. Bu üç hormon aşkın olumlu veya olumsuz etkilerinden sorumludur. Aşık olan insanlar yaşama daha olumlu bakar, daha hızlı düşünür ve daha güç işleri başarabilirler. Dünyada birçok işin hatta savaşların aşk ve kadınlar için yapılmış olması hormonların bu etkisinin bir uzantısı olmalı.

Aşkın Sonu
Aşk sırasında kişilerin beyninde genellikle huzur veren ve iyi duygular yaşatan hormonlar salgılanır. Bu rahatlatıcı hormon salgısı da aşık olan kişilerin birbirine daha fazla tutku ile bağlanmasını sağlar. Sonuçta aşık olan kişiler birbirinin yakınında oldukça hormon salgıları ve hoşa giden duygulanma şiddeti artacaktır. Aşıklar bu etkiyi artırmak için bilerek veya bilmeyerek ellerinden geleni yaparlar. Bu güzel duygular birçok erkek veya kadında aşk arama alışkanlığını yaratır. Birçok erkek veya kadın sadece bu güzel duyguları yaşayabilmek için kendilerini aşkın kollarına bırakır.
Bu hormonların salgılanması ne yazık ki sürekli değildir. Bir süre sonra, yaklaşık üçüncü yılda hormon düzeyleri düşer, aşık çift ayrılmasa da birbirlerine karşı duygularının yoğunluğu azalmaya başlar. Artık her ikisinde de aşk belirtileri yoktur. Bu dönem evli çiftler için ayrıca önem kazanır, dünyada çeşitli ülkelerde yapılan istatistik çalışmalarında evliliğin dördüncü yılı boşanmaların en sık görüldüğü dönem olarak bulunmuş.
Sonuçta aşkı basit bir hastalık yani bir bağımlılık durumu kabul edilebilir miyiz? Göründüğü kadarıyla ilk tıbbi bulgular bu yönde. Bu araştırmalar sırasında bilim adamları aşkın tedavisini de bulmuş oldu. Aşık olan kişilerdeki hormon değişiklikleri ve belirtiler bazı depresyon ilaçlarını kullanınca kaybolacaktır. Fakat yaşadığı aşkı yoketmek isteyen pek kimse çıkmayacaktır tahmin ediyorum . Aşkın nedeninin bulunması bana kalsa romantizmini azaltmıyor, çünkü aşk sadece hormonlardan ibaret değil. Yaşamınız boyunca aradığınız kişiyi bulmanız, bu kişinin size aynı biçimde yanıt vermesi ve yaşantınızı, mutlu veya mutsuz anlarınızı bu kişiyle paylaşmanız yaşayabileceğimiz en önemli duygulardan biridir.

Konu ile ilgili Aramalar:

Categories: Ask Tags: , , , , , , , , , , ,

Facebook’un Yeni Tasarımı

Perşembe, 09 Ara 2010 yorum yok

Facebook daha önce yaptığı gibi yine kullanıcıya sormadan, fikrini almadan, deneme, test süresi uygulamadan profil sayfalarında ve görünümde yeniliğe gitti.

Sizlere tavsiyem bu yazıyı okumadan sakın profilinizi yeni tasarıma uyarlamayın çünkü bir kere değişikliği onayladınız mı geriye dönüşü yok.

ZİRVENİN GALİBİ DEĞİŞTİ
Facebook yeni tasarımında fotoğraf, video gibi görsel materyallerin ön plana çıkarıldığını belirtiyor. Yeni görünümü beğenen de var beğenmeyen de.
Bana göre yeni tasarımın en kötü yanı artık sayfanıza girildiğinde “durum iletiniz”in en üstte görülmeyecek olması.
Siz istediğiniz kadar durum iletinizi (status) güncelleyin yeni tasarımda bu yazdığınız herhangi bir duvar yazısı gibi aralarda kaybolup gidecek. Oysa Facebookla ilgili en eğlenceli kısımlardan biri de bu durum iletileri idi.

Yeni tasarımda profil ziyaretçilerinizi en üstte sizinle ilgili 2 satırlık özet bilgiler karşılıyor; doğum tarihiniz, gittiğiniz okullar, oturduğunuz şehir, işiniz gibi.

ETİKETLENDİĞİNİZ FOTOĞRAFLAR ARTIK SİZİN KADERİNİZ
Özet bilgi kısmının hemen altında tek satır halinde 5 fotoğraflık “etiketlendiğiniz fotoğraflar” bölümü yer alıyor.
Neden burada etiketlendiğimiz fotoğraflar yer almış onu anlayamadım, eğer tasarımcılar ve yazılımcılar illaki fotoğraf gösterme istediği duydular ise en azından profil fotoğraflarını seçebilirlerdi.
Malum etiketli olduğumuz fotoğraflar her zaman bizimle ilgili en iyi, doğru ve güncel bilgileri verenler ( ya da gurur duyduğumuz) olmuyor. Bazen saçma bir karikatürde, bazen bir kayıp ilanında çevremizdekilerin bizi etiketleyebildiğini düşünürseniz bu özelliğin bana neden çok saçma geldiğini anlayabilirsiniz. Nihayetinde facebook’ta sadece aile ve arkadaşlarımız değil, iş yerinde birlikte çalıştığımız kişiler, patronumuz gibi insanlar da yer alıyor, dolayısıyla yerli yersiz etiketlenen fotoğraflarımızı herkesin görmesini istemememiz çok normal.

Mesela benim hayvanlarla ilgili çalışmalarım olduğu için hayvan sever gruplardaki arkadaşlar tarafından günde pek çok defa yuva arayan sakat, kör, topal kedi köpek fotoğraflarında etiketleniyorum. Benim profilime girere girmez karşınıza çoğu zaman yürek burkan görüntüleri olan bu gariban hayvanlar çıkıyor ki bence bu hiç de hoş bir karşılama değil.

Başka bir senaryo düşünelim. Arkadaşlar arasında parti esnasında espri olsun diye olmayacak komik ve saçma bir kılığa girdiniz ve çok düşünceli arkadaşlarınız da sizi etiketledi. İş yerinden tanıdığınız, patronunuz, müdürünüz profilinize girdi ve… gerisini siz hayal edin artık :)

Şimdiye kadar “etiketlendiğim fotoğrafları kimse görmesin” seçeneğini kullanmamıştım çünkü dediğim gibi yuva arayan hayvanlar belki bu şekilde çevremden birilerinin dikkatini çekebilir diye umuyordum. Ama bu kör parmağım gözüne tarzındaki yayınlama şekli ile de kimseyi rahatsız etmek istemediğimden bu yasağı uygulamak durumunda kaldım.

Etiketlendiğim fotoğrafları kimse görmesin tercihini kullandığımda profilimde buna tahsis edilen o bölgede otomatik olarak profil fotoğraflarım yer aldı (etiketli olmadıkları halde). Facebook burada kullanıcıya “hangi fotoğraflar o bölgede yer alsın” seçeneği sunmayarak bana göre ciddi bir hata yapmış.
Kullanıcı profili kişisel bir alan ve orada sergileyeceğimiz görsellere karar verme özgürlüğümüz olmalı diye düşünüyorum.

DUVAR
Neyse ki duvar düzenine dokunulmamış. En tepede yer alan özet bilgi ve etiketlenmiş fotoğraflar kısmının hemen altında klasik alıştığımız duvar aynen devam ediyor. Sol tarafta profil resminizin hemen altına duvar, bilgiler, fotoğraflar, notlar seçeneklerinden kendinizle ilgili istediğiniz bölüme gidebiliyorsunuz.

DETAYLI BİLGİ
Facebook bu yeni tasarımda nedense bizlerle ilgili detaylı bilgi paylaşma sevdasına tutulmuş. Vaktimizi nasıl geçirdiğimiz ile ilgili çok detaylı paylaşımlarda bulunabiliyoruz; iş yerinde üstünde çalıştığımız projeler, dışarıda nasıl vakit geçirdiğimiz, aldığımız özel dersler, hoşumuza giden aktiviteler… Mesela sadece işimiz ve çalıştığımız şirketi değil, artık çalıştığımız projeleri tek tek ekleyip, bu projelerde bizimle görev alan kişileri de etiketleyebiliyoruz.
Ya da gittiğimiz yabancı dil kursunu burada herkesle paylaşıp sınıf arkadaşlarımızı da etiketleyebiliyoruz.

İLGİ ALANLARI
Bu bölümde, ilgi alanlarınız, tuttuğunuz takım, hobileriniz, size ilham kaynağı olan kişisel gibi bilgileri paylaşabileceksiniz.
Daha önce de belirttiğim gibi yeni tasarımın temel özelliği görsellerin ön plana çıkması bu nedenle de ilgi alanlarınız, hobileriniz küçük resimler olarak yer alıyor. Bu resimleri sürükleyip, yer değiştirerek önem sırasına istediğiniz düzende yerleştirebiliyorsunuz.

Bu bölümde amaç artık sadece başkalarına bilgi vermek değil, sizinle ortak ilgi alanlarını, hobileri paylaşan kişilere de ulaşmak. Ortak ilgi alanlarına göre yeni arkadaşlar edinmek isteyenlerin bu yenilenmiş bölüm çok hoşuna gidecek.

ARKADAŞLAR
Yeni profildeki bir ilginç özellik de arkadaşlarınızı belli başlıklar altında tasnif edebilmeye izin vermesi. Artık sadece aile üyelerinizi değil, en iyi arkadaşlarınızı, iş arkadaşlarınızı, mahalleden, tribünden arkadaşlarınızı gruplayabileceksiniz.
Arkadaşlarınız gruplara ayırmak istediğinizde ilk yapmanız gereken arkadaş listenizde yeni bir grup oluşturmak ve daha sonra listenizdeki kişileri bu gruba katmak.
Tabi bu gruplamayı yaparken dikkat etmek de çok önemli sonuçta yapacaklarınız başkaları tarafından da görüneceği için “neden ben en iyi arkadaşlarım grubunda yokum” sorusunun sorulmasına da hazırlıklı olun.

Arkadaşlar sayfasının en iyi yanı sayfayı ister liste halinde isterseniz de Windows kullananların alışık olduğu küçük resimler şeklinde dizili görebilme seçeneğini olması. Ayrıca arkadaş listenizde arama yaparken artık sadece isim değil şu an oturduğu şehir, doğduğu yer, gittiği okul, iş yeri, ilgi alanı gibi kriterlere göre de arama yapabiliyorsunuz.

BAŞKALARININ PROFİLLERİ
Bir başkasının profilini ziyaret ettiğinizde yeni tasarım paylaştığınız ortak noktaları ön plana çıkartarak size sunuyor. Ortak arkadaşlarınızı, katılacağınız ortak davetleri organizasyonları, ikinizin de üye olduğunuz grupları ziyaret ettiğiniz profilde görebileceksiniz.

KİŞİSEL NOT
Şimdi yazacaklarım profesyonel görüş falan değil tamamen bir kullanıcı mızmızlanmasıdır:
Sevgili Facebook ben “durum iletimin” yine eskisi gibi en tepede çıkmasını istiyorum, lütfen!

YAZIYA EK
Pek çok okuyucudan, etiketlendiği fotoğrafları nasıl görünmez hale getirebileceği ile ilgili email aldım. Bunun için sırasıyla şu adımları izleyeceksiniz:

* Sağ üst köşedeki “Hesap” yazısını tıklayın, böylece hesabınızla ilgili ayarlar listesi çıkacak

*Listeden “Gizlilik Ayarları” seçeneğini tıklayın

* “Ayarları özelleştir” yazısına tıklayın

* Açılan sayfada pek çok seçenek olacak, bunlar arasında “Etiketlendiğim fotoğrafları ve videolar” olanının karşısında yer alan “Ayarları düzenle” seçeneğini tıklayın

* Sunulan seçeneklerden gizlilik seviyenizi belirleyin.

Konu ile ilgili Aramalar:

Categories: Genel Tags: , , , , , ,

Bu köyde herkes zengin

Çarşamba, 01 Ara 2010 yorum yok

Çoğunluğu tekstil fabrikasında çalışan, tek bir işsizin bile olmadığı, Konya’nın Derebucak ilçesine bağlı Durak köyünde, her eve ayda en az 2 bin lira giriyor. Köydeki hemen herkes, ünlü markaların tekstil ürünlerini giyiyor.

Toroslar’ın 1600 rakımlı eteklerine kurulu bulunan, eski adı Kirli olan, Derebucak ilçesine bağlı Durak köyü, Arnavut kaldırımlı sokakları, içinde dolaşan lüks araçları ve emsallerine ancak büyük şehirlerde rastlanan villalarıyla dikkat çekiyor.

Durak köyünü diğer dağ köylerinden ayıran en önemli özelliği kişi başına düşen gelirin çok yüksek olması…

Konuklarını, belediye binasını andıran muhtarlık binasında ağırlayan Durak köyü muhtarı Ramazan Ballı, köy nüfusunun 540 olduğunu, köyün yaklaşık 10 yıldan beri göç vermek bir yana, göç almaya başladığını, tersine göçün köyü daha da canlandırdığını belirtti.

Köydeki bu tercihe göç hareketliliğinin sırrının hemşehrileri iş adamı Ali Akkanat’ın Beyşehir’e kurduğu tekstil fabrikası olduğunu ifade eden Ballı, “Daha önce sadece İstanbul’da üretim yapan hemşehrimiz Ali Akkanat, Beyşehir ilçe merkezi yakınlarına bir fabrika kurdu. Bu fabrikanın işçilerini ise öncelikle kendi köyü olan Durak’tan seçti ve köyümüzün adeta kaderi değişti” dedi.

İşçi haline gelen köylülerin, köye yaklaşık 50 kilometre uzaklıktaki fabrikaya günlük servislerle taşındığını anlatan Ballı, şunları kaydetti:

“Köyümüzde bu fabrika ve iş adamı hemşehrimiz Ali Akkanat’ın sayesinde tek bir işsiz bile yok. Sayın Akkanat ayrıca pek çok kişiyi yetiştirdi ve onlarında tekstilci olmasını sağladı. Köyümüzden çıkan ve çeşitli kentlerde üretim 30′a yakın da iş adamı var. Köyümüzde her evlerden en az bir kişi bu fabrikada çalışıyor. Yani şunu söyleyebilirim, köyde, ayda en az 2 bin lira girmeyen ev yok. Durak’ta tersine göç, çok kuvvetli şekilde yaşanıyor. Örneğin ben bu köyün muhtarıyım, ben bile Manavgat’ta yaşarken, değişen durum üzerine köyüme geri döndüm. İstanbul’da ve yurt dışında yaşan özellikle emeklilerimiz, büyük oranda köyüne dönüyor.”

KÖYLÜ MARKA GİYİYOR
Tekstil fabrikasında dünyaca tanınan markalar için üretim yapıldığını ifade eden Ballı, “dünya markası bu ürünlerin hatalı üretilmesi halinde satılması yasak olduğu için, fabrika yetkilileri bu ürünleri çalışanlara dağıtıyor. Köyün çoğu da çalışan olduğu için köyde genç yaşlı hemen herkesin üzerinde dünya markası tekstil ürünlerini görebilirsiniz” dedi.

Köyde toplantı salonu, düğün salonu, sağlık ocağı hatta bir arazöz ve çöp arabası bile var. Kısa süre içinde yine iş adamlarının katkısıyla köye spor salonu inşaatına başlanacak, hazırlıkları devam ediyor. Köyün bir eksiği olması durumunda, sadece köye değil Beyşehir ve Konya’ya da büyük eğitim yatırımları yapan iş adamı Ali Akkanat, sorunu hemen halledip eksikliği gideriyor.

İşsizlik olmadığı için köyün kahvehanesini ise daha çok emekliler dolduruyor. Kahvehanenin müdavimlerinden köyün eski muhtarı Hami Okur, köyde işsizliğin olmamasının herkesi sevindirdiğini, krizin bile Durak köyünü teğet geçtiğini söyledi.

BİR KEZ GİYİP ATANLAR BİLE VAR
Köye ayda 80-100 bin lira taze paranın giriş yaptığını, herkesin cebinde 500-1000 lira bulunduğunu ifade eden Okur, “Köye gelenlerin en çok dikkatini çeken şeylerden biri ise köylünün hep markalı ürünler giymesi… Bu defolu ürünler ihracata gitmiyor, satılması da yasak, köylüye dağıtılıyor. Herkesin evinde bu ürünlerden onlarca, yüzlerce vardır. Pek çok kişi bu tişörtleri atlet olarak içine giyiyor. Bu dünyaca ünlü markaları bir kez giyip yıkamaya gerek görmeden atan köylülerimiz bile var” diye konuştu.

Kahvehanede arkadaşlarıyla sohbet edip vakit geçiren emekliler ise köyde işsiz olmadığı için iş yaptırmak istedikleri zaman amele bulamadıklarından yakınıyor.

55-0 Lık Maç

Cumartesi, 27 Kas 2010 yorum yok

Illogan RBL Reserves takımı, ilk yarısını 24-0 önde kapattığı maçtan 55-0 gibi tarihi bir skorla galip ayrıldı.

Rekor galibiyete imza atan takımda Luke Abbott-Smith isimli futbolcu 10 gol atarken, bir futbolcu 8, bir futbolcu 7, üç futbolcu 6, üç futbolcu 3, birer futbolcu da 2 ve 1 gol kaydetti.

Geçen sezon sonunda birçok oyuncusunu kaybeden ve Illogan RBL Reserves karşısında da sahaya 7 futbolcuyla çıkan (kalecisi de yok) Madron, bu sonuçla yaptığı son 9 maçta 150 gol yemiş oldu. Madron bu maçlarda attığı gol sayısı ise 2′de kaldı.

Illogan RBL Reserves takımı, aldığı bu sonuca rağmen tarihin en farklı ikinci galibiyetine imza atmış oldu.

Zira, 2002′de Madagaskar ekibi Stade Olympique L’Emryne, şampiyon AS Adema karşısında kendi kalesine 149 gol attı. Bu ilginç girişimin nedeni ise bir önceki maçta hakemin verdiği kararları protesto etmek içindi.

Nezle tarihe karışacak

Cuma, 05 Kas 2010 yorum yok

İngiliz bilim adamları, soğuk algınlığından mide iltihabına kadar birçok hastalığın tedavisinde çığır açabilecek bir keşfe imza attı.

9 kez Nobel ödülü kazanan Cambridge Moleküler Biyoloji Laboratuvarı’nda yapılan araştırmalar, virüslerle savaşan antikorlarla ilgili olarak bugüne kadar bilinmeyen bir gerçeği ortaya çıkardı. Bugüne kadar, antikorların virüslerle ancak dolaşım sistemindeyken savaşabildiği, virüs hücreye girdikten sonra antikorların etkili olamadığı sanılıyordu. Bu nedenle, virüsün hücreye girdikten sonra yok edilmesinin tek yolunun hücrenin öldürülmesi olduğu düşünülüyordu.

Ancak, “Proceedings of National Academy of Sciences” tıp dergisinde yayımlanan son araştırmaya göre, antikorlar virüsle birlikte hücreye girerek, virüsleri yok eden TRIM21 adlı proteini harekete geçiriyor. Bu bulgunun, gelecekte soğuk algınlığı ve mide-bağırsak iltihabı gibi hastalıkların tedavisinde yeni ve daha etkili ilaçların geliştirilmesine yol açacağı belirtiliyor.

Araştırma ekibinin lideri Dr. Leo James, “Doktorların elinde bakterilerle savaşmak için çok sayıda antibiyotik var ama çok az virüs ilacı var. Keşfettiğimiz savunma mekanizmasının bütün virüslere karşı etkili olup olmadığını henüz bilmesek de bulgularımızın yeni virüs ilaçları geliştirilmesini sağlayabileceğini düşünüyoruz” dedi. Dr. James, bu mekanizmayı temel alan ilaçların iki yıl içinde hayvanlar üzerinde denenebileceğini ancak insanların tedavisinde kullanılması için en az 10 yıl gerekeceğini söyledi.

Konu ile ilgili Aramalar:

Borcu olanlara müjde

Salı, 26 Eki 2010 yorum yok

Özel bir kanalda programa katılan Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan elektrik, su ve emlak vergisi borçları da yeniden yapılandırılacağını açıkladı.

Bakan Babacan, kamu alacaklarına ilişkin faiz yapılandırması, prim ve vergi borçlarının yapılandırılması gibi kolaylıkların kapsamının genişletileceğini de kaydetti.

İletişim, akaryakıt ve doğal gaz gibi ürünlerde vergi yükünün hafifletilmesi yönünde bir çalışmanın gündeme gelebileceğini ifade eden Ali Babacan, henüz bu konuda alınmış bir kararın olmadığını sözlerine ekledi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la bugün vergi ve sigorta primi borçlarının yeniden yapılandırılması konusunda bir toplantı yapacaklarını belirten Babacan, toplantının sonunda belli bir noktaya varabilecekleri gibi belki üzerinde biraz daha çalışmalarının gerekebileceğini anlattı. Babacan, ”Hatırlayacak olursanız Başbakanımız daha önce bununla ilgili Ekim ya da en geç Kasım gibi bir tarih de vermişti. Takvim içerisinde biz bunun tamamlanacağını düşünüyoruz” dedi.

”Bu pakete elektrik, su, emlak borçları da girecek mi?” sorusu üzerine de, ”Tabi onlar giriyor” diyen Babacan, sözlerini şöyle sürdürdü:

”Burada bir tek Ziraat ve Halk bankasıyla ilgili düzenlemeye gerek yok. Bir kanun çıkartmaya gerek yok. Onlar, bankalar kendi kanunları çerçevesinde tek tek bu işleri yapabiliyorlar. Yeniden yapılandırmayı yapabiliyorlar. Onun haricinde vatandaşla kamu arasındaki borç alacak ilişkilerinin mümkün olduğunca geniş bir şekilde kapsasın istiyoruz. Bunun içerisinde emlak vergileri, su var, elektrik var.”

Söz konusu düzenlemenin kapsamına ilişkin bir diğer soruyu, ”İşte ne kadar borçları varsa geciken, zamanında ödenemeyen ne varsa” diye yanıtlayan Babacan, 2009′un hem Türkiye, hem dünya için zor bir yıl olduğunu, borçlarını ödeme konusunda iyi niyetli ve ödeme arzusu olduğu halde yaşanan kriz nedeniyle bunları ödeyemeyenler bulunduğunu anımsattı. Babacan, yapılacak düzenlemeye ilişkin ise ”Sadece alacağın ana parası ne ise o ana parasının değerini koruyup, bir de böyle bir taksitlendirme kolaylığı olsun diyoruz. Yani işin özü bu. Parametreleri, detayları yakında belli olur” diye konuştu.

-KÖPRÜ VE OTOYOLLARIN ÖZELLEŞTİRMESİ-

Köprü ve otoyolların özelleştirilmesinin tarihine ilişkin bir soruya verdiği yanıtta da Babacan, özelleştirmelerin başarılı olduğunu, şöyle bir bakıldığında artık birçok temel sektörün özel sektörün kontrolünde olduğunu belirterek, enerji gibi oldukça temel bir konuda bile enerji dağıtım özelleştirmelerinin hızla devam ettiğini ve yakında tamamlanacağını bildirdi.

Özelleştirmelere ilişkin kesin tarih, kesin takvimler ortaya koymanın güçlüğüne değinen Babacan, akıllarına hiç gelmeyen sorunların ortaya çıkabildiğine vurgu yaptı. Özelleştirmelerin mümkün olduğunca en erken tarihte olmasını istediklerini belirten Babacan, şunları kaydetti:

”Yeni otoyol projelerinin tek yolu artık özel sektör eliyle ya da kamu özel sektör ortaklığıyla yapılması. Şu anda aşağı yukarı 30 milyar dolarlık bir proje stoğu, proje tanımlaması yaptık. Bunların tamamı kamu, özel ortaklığıyla yapılacak. Yani devlet bütçesinden, yatırım bütçesinden para ayırmadan, tamamen düzenlemelerle bu işin götürülmesi. Resmi gelirlere bakacak olursak 2010 yılında 10 milyar dolar bir özelleştirme geliri hedeflemişiz. Şu anda 3,9 ancak gelir. 2010 yılı özelleştirmeye, dövize de ihtiyacımızın olduğu bir yıl. 3,9′u anca bitireceğiz. Orta Vadeli Programa, gelecek yıl için 13,7, ondan sonra ki yıl için 12,7, 2013′de de 10 milyar dolarlık bir rakam koyduk.”

”Bunun ne kadarını köprüler ve otoyollardan bekliyorsunuz?” sorusu üzerine de Babacan, ”Şimdi bir liste var. Bir liste var ama bu liste bir yerde iskontoya tabi” dedi. Özelleştirmelerin bir kısmında bazı problemler yaşandığını bunun da proje proje, tek tek sebepleri bulunduğunu belirten Babacan, özelleştirmelerde arzu edilenle, gerçekleşen arasında farkların ortaya çıkabildiğini anlattı.

Özelleştirme ihalelerinden önce yaklaşık bir rakam söylememe konusuna çok dikkat ettiklerini belirten Babacan, fiyatların ihalede oluştuğuna vurgu yaptı. Söz gelimi dağıtım ihalelerine bakıldığında ortaya çıkan rakamların herkesi şaşırtan, yüksek rakamlar olduğunu belirten Babacan, ”Bizim kendi iç hesabımız neydi? Hedeflerimiz neydi? Biz bunu pek fazla konuşmuyoruz. İhaleye çıkıyoruz. O günün arz-talebi işte. Her yatırımcının kendi farklı hesabı olabiliyor. Hiç kimsenin hesap etmediği çok farklı bir unsuru yatırımcılardan birisi dikkate alabiliyor ve ona göre diğerlerinden çok daha yüksek teklif verebiliyor. Dolayısıyla biz özelleştirme konusunda, sadece yıllık toplam konusunda o da bir mertebe hedefi olsun diye bir rakam açıklıyoruz” dedi.

-2-B SEÇİM SONRASINA KALMAYACAK-

2-B’ye ilişkin soru üzerine de 2-B’nin önemli ve hassas bir konu olduğunu söyleyen Babacan, 2-B ile ilgili düzenlemeyi seçimden sonraya bırakmamayı düşündüklerini, en kısa sürede tamamlayıp Meclis’e sunmayı istediklerini söyledi. Babacan, çalışmanın belli bir noktaya geldiğini kaydetti.

Bazı ürünlerde vergi artışı yapılıp yapılmayacağına dair soruya verdiği yanıtta da Babacan, şunları söyledi:

”Bizim 2011 bütçesini hazırlarken yine bazı kararlar vermemiz gerekiyor. Bu önemli kararlar içerisinde özellikle enerji konusu var. Elektrik fiyatları, doğalgaz fiyatları ve akaryakıt üzerindeki özel tüketim vergileri. Biz eğer hani maliyet tarafından, petrol, gaz fiyatlarında çok anormal değişiklikler, çok anormal gelişmeler olmazsa ve bugünkü maliyet yapısı 2011 sonuna kadar devam ederse, bu kalemlerde bir değişiklik yapmama kararı aldık…

Dediğim gibi bunlar dışarıya bağımlı olduğumuz konular. Dışarıda olabilecek çok anormal maliyet gelişmeleri olursa, o zaman tekrar tabii bunlar masaya yatırılır, bakılır. Ama şu anki varsayım, şu anki bütçemiz o çerçevede.

Onun dışında bütçe gelir tarafına baktığınızda bunlar her sene yeniden değerleme oranında enflasyona yakın oranlarda büyümeleri temin edilir. Yaklaşık yuvarlak bazı rakamlar bütçeye konuldu, varsayıldı. Ama nihai kararlar günü gelince açıklanacak. Orada ciddi miktarda bir vergi artışı, yeniden hani şu olur, bu olur. Çünkü geçen sene biz yaptık bunu. 2009′un son gününde böyle toplu vergi ayarlamaları yaptık. Böyle bir şeyi 2011 için öngörmüyoruz. 2011 sadece Haziran-Temmuza kadar değil, 2011′in sonuna kadar. 2012 bütçesi yapılırken de ayrıca bakılacak.”

(Memur maaşları iyi bir şekilde arttı. Emeklilere normalin çok dışında artışlar yapıldı. Peki bunları nereden nasıl karşılıyorsunuz. Değirmenin suyu nereden geliyor) denilebileceğini söyleyen Babacan, büyüme ve büyümeyle birlikte gelen yüksek vergi gelirlerinden bunların karşılandığını anlattı.

”Ama bunu yaparken de bütçe hedeflerimizden taviz vermedik” diyen Babacan, temel kriterlerinin faiz dışı denge olduğunu kaydetti.

Mali kuralla ilgili düzenlemenin bir kenarda beklediğini, ”o günün şartlarıyla değerlendirileceğini” de belirten Babacan, 2011 bütçesine bakıldığında mali kural olsa da olmasa da daha farklı bir bütçe olmayacağının görüldüğünü söyledi. Babacan, ”Dolayısıyla kenarda bekleyen bir konu. İlerde zamanı gelince ele alınır” dedi.

”Kur savaşları” deyiminin çok kullanıldığını, G-20′den önce ülkelerin bilerek, kısa vadede sadece rekabet üstünlüğü elde etmek için gereksiz yere kurunu düşük tuttuğunu, toplantıda bu ülkelerin kurunu düşük tutmaması konusunda mutabakat oluştuğunu belirten Babacan, ”Türkiye’nin zaten serbest kur rejimi var, piyasada oluşan bir kurumuz var. Türkiye ekonomisinde istikrar, güven arttığı sürece dünyada paramızın itibarı artıyor. Son bir yıldır Türkiye’de yaşadıklarımız, Türk lirasının değeriyle ilgili tartışmalar odağında bakıldığında ‘Türk lirası değerlendi’ deniliyor. İşin özüne bakıldığında dolar ve avronun her türlü para birimine karşı değer kaybı söz konusu. Dolar ve avro, Brezilya, Meksika, Şili, Güney Kore para birimine göre değer kaybediyor. Türk lirası dolara baktığımızda düşüş bu ülkelere kıyasla o kadar değil” şeklinde konuştu.

ABD’li ekonomist Nouriel Roubini’nin, genel olarak merkez bankalarının paralarının değerlenmemesi için önlem aldığını, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın daha fazla döviz alması önerisinde bulunduğunun hatırlatılması üzerine Babacan, ”Çok yüzeysel bir yaklaşım, kurun değeri sadece rezerv miktarıyla ilgili değil, kurun değerini etkileyen çok fazla sayıda faktör var. ‘Doğru kur nedir?’ diye sorun Nobel Ekonomi Ödülü almış 50 tane ekonomiste sorun 50 farklı sonuç verecektir. 2002 yılında hükümeti kurduğumuzda ‘serbest piyasa mekanizmasına güveniyoruz, serbest piyasa mekanizmasında kuralları çerçeveyi doğru olarak kurduğumuzda piyasada zaten doğru kur oluşacaktır’ dedik. ‘Su yatağında akar’ dedik ve bunu da bugüne kadar tavizsiz şekilde uyguluyoruz” ifadesini kullandı.

Rezervlerin kuru çok etkilemediğine işaret eden Babacan, şunları kaydetti:

”Japonya’nın rezervlerine bakıldığında son iki yılda 100 milyar doların üzerinde artış ve yen değerlenmeye devam etmiş, hiç bir şey fark etmemiş. İsviçre merkez bankası rezervlerini 50 milyardan 200 milyar dolara çıkarmış, İsviçre frangının değeri değişmemiş. Rezervle ilgili alımlar bir miktar etkiler. Dolar ve avro gibi rezerv anlamı taşıyan çok geniş çaplı dünyada kullanılan para birimleri var. Türk lirasıyla yaptığımız bazı kararların doları ve avroyu etkileyecek durum olmaz. Sadece kendi paramızı tüm diğer para birimlerine göre değerini etkilemeye çalışırsak ufak tefek tedbirler alırız. Bunlar ekonominin asıl temel dinamikleri ve ekonominin temel göstergelerinin yanında hiç bir şey.”

Merkez Bankası’nın rezervinin artmasını son 1,5 yıldır devamlı dile getirdiklerini ifade eden Babacan, sözlerini şöyle sürdürdü:

”Ama bunu söylerken piyasadan daha çok döviz alsın, Türk lirasının değeri düşsün diye söylemiyoruz. Türkiye’nin dış yükümlülükleriyle Merkez Bankası’nın yükümlülükleri arasında bir orantı kurmak gerekiyor. Türkiye’nin önümüzdeki bir yıl içinde dışarıya ne kadar ödemesi var ve ne kadar ithalat yapacak, bütün bu rakamları alıp elimizdeki asgari rezerv seviyesinin ne olması perspektifinden baktığımızda Merkez Bankası rezervi daha yükseltsin diyoruz. Bunu hangi metotla, ne zaman nasıl yapacağı Merkez Bankası’nın kendi bağımsız politikaları çerçevesinde oluşuyor.

Bu durum sadece Türkiye ile ilgili değil. Örneğin, Ocak 2009′dan itibaren Brezilya reali yüzde 40, Şili’nin para birimi yüzde 30, Güney Kore’nin para birimi ile Meksika’nın para birimi yüzde 10′ar değer kazanmış. Türk lirası bu ülkelerin para birimine göre daha az değer kazanmış. Bu sadece Türkiye’nin, Türk lirasının sorunu değil, bu doların ve avronun tüm para birimleri karşısında düşmesinin ortaya çıkardığı sonuç. Dünya enteresan dönemlerden geçiyor, bu dönemlerde çok dikkati olunmalı, güven ve istikrarı ön planda tutmak gerekiyor.

Türkiye bugüne kadar doğru olanı yapmıştır. G-20 toplantısının bildirgesinde artık gelişmiş ülkeler orta vadeli programı açıklasın diyorlar. Biz gelişmekte olan bir ülke olarak bunu 1,5 yıl önce yapmışız.

-IMF’DE YENİ YAPILANMA-

Konuşmasında G-20 toplantısında alınan kararlarla IMF’de yeni yapılanma konusuna da değinen Babacan, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra siyasi ve stratejik konularla ilgili BM Güvenlik Konseyi’nin, ekonomik konularla ilgili Dünya Bankası ve IMF’nin oluşturulduğunu söyledi.

Bunların yönetimi yapısına bakıldığında 2. Dünya savaşı galibi ülkelerin ağırlıklı olduğunun görüldüğüne dikkati çeken Babacan, BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi bulunduğunu, aynı yapının Dünya Bankası ve IMF’de de olduğunu, koltuğu hiç değişmeyen, ayrıca seçimle gelen, ancak seçimle gelse bile önceden mutabakatla oluşturulan, dağıtılan koltuk sistemi bulunduğunu belirtti.

Babacan, ”Bu çerçevede Türkiye, Belçika’nın başkanlığını yaptığı on ülkeden birisi ve masada bizim adımıza Belçika oturuyor” dedi.

Eski IMF Başkanı Rodrigo de Rato döneminde bu konuyu gündeme getirdiğini, dünyada dengelerin, şartların hızla değiştiğini, ülkelerin ekonomik ağırlıkları değiştiğini, bu kurumları yapısının halen eski duruma göre sürerse bu kurumların temsil sorunu olacağı için meşruiyet zeminini kaybedeceğini ve dolayısıyla ciddi reform yapılması gerektiğini ifade ettiğini bildiren Babacan, ”Daha sonra IMF reformu, kota reformu diye yapılan ilk dalgada Türkiye’nin hissesi arttı. Güney Kore’deki ikinci dalga yapılmasında da Türkiye’nin hissesi iki kata yakın artıyor. Diğer ülkelerde de değişiklikler oldu, hissesi düşen ülkeler oldu. Hisse yapısı, kotalar değişiyor, dolayısıyla yeni IMF İcra Direktörleri Kurulu’nun oluşması doğal” diye konuştu.

Bu konuyu New York’ta BM Genel Kurulu sırasında IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn ve IMF’de en fazla hisseye sahip ABD’nin Hazine Bakanı (Timothy Geithner) ile ayrıca Avrupalılarla görüştüğünü kaydeden Babacan, ”Sonuçta Güney Kore’de baskılar sonucunda gelişmiş Avrupa ülkelerinden ikisi koltuklarından kalkmayı kabul etti, ancak hangisi belli değil. Önce Avrupalılar kendi aralarında kimin kalkacağına karar verecek, ondan sonra kalkanların yerine kimin oturacağına dair yeni müzakere süreci başlayacak. Avrupalılar ve diğer büyük ekonomiler nezdinde görüşmeler yapılması gerekiyor, çünkü bu işlerde uzlaşma, ülkelerin az çok yüzde 85′inin tamam demesi gerekiyor ki olsun. Türkiye’nin temsilinin daha fazla artması kararı var. İspanyollar ve Belçikalılar koltuğu yarım yarım paylaşmayı teklif ediyor” dedi.

IMF’nin şimdiye kadar ekonomisi bozulan ülkelere para vererek, karşılığında politika danışmanlığı yaptığını, ancak yeni IMF’nin G-20′nin de verdiği görevleri, gelişmiş ülkelerin ekonomisiyle ilgili raporlar hazırlayacağını ve finans sistemini inceleyeceğini, ABD, Japonya ve Almanya’ya da eleştirilerde bulunacağını söyleyen Babacan, ”Dolayısıyla bu IMF İcra Direktörleri Kurulu’nda oturuyor olmak eskiye göre artık çok daha önemli olacak, çünkü küresel ekonomiyle ilgili özellikle G-20′de tartışılan bütün konuların teknik sekretarya görevi ağırlıklı olarak IMF’ye veriliyor. Tüm küresel ekonomiyle ilgili teknik bir raporlama, izleme, gözleme ve tavsiyede bulunma fonksiyonu da gelecek” diye konuştu.

-CARİ AÇIK KONUSU-

IMF Başkanı Strauss-Kahn’ın ”Türkiye’nin cari açığa dikkat etmesi gerektiği” yönündeki açıklamasını da değerlendiren Babacan, şunları söyledi:

”Cari ödemeler dengesi konusu G-20′nin önemli gündem maddelerinden biriydi. Cari açık ve cari fazla veren ülkeler var, bunlar G-20′de konuşuldu. ABD’nin, cari fazlası ya da cari açığı olanın (GSYH’ye oranının) yüzde 4 rakamına ulaşması önerisi vardı. Cari fazlası olanlar Almanya gibi, fazlalarını yüzde 4′e indirsin 2015′e kadar, cari açığı olanlar bu açığı yüzde 4 ya da altına indirsin önerisi kabul görmedi. Çünkü cari açık ya da fazlanın sebebi çok önemli. Örneğin petrol ihraç eden Suudi Arabistan’ın cari fazlası yapısal olarak devam edecek ya da Türkiye gibi enerjiyi tamamen dışardan ithal eden bir ülke enerjide dışa bağımlı olduğu sürece cari dengesini enerji ithalatı olumsuz etkileyecek.”

Türkiye’nin nükleer santralin temelini bugün atsa ya da Karadeniz’de bugün petrol bulsa 7-8 sene sonra bunların enerjisinden yararlanmaya başlayacağını ifade eden Babacan, şöyle devam etti:

”Dolayısıyla enerji konusunda dışarıya bağımlılığımız uzun süre devam edecek. Üstelik enerji fiyatlarındaki iniş ya da çıkış bizim cari açığımızı doğrudan etkileyecek. Enerji fiyatları düştükte cari açığımız düşecek, arttıkça cari açığımız artacak bu kaçınılmaz tablo. Enerji konusunda köklü çözüm bulmadan cari denge noktasında rahata ermemiz mümkün değil.

Türkiye büyüyen ve yatırım yapan bir ülke. Son altı aya bakıldığında yatırım ithalatında ciddi artış var. Türkiye, makina ve teçhizat ithal ediyor, ağırlıklı olarak tüketici ürünleri ithalatının toplam ithalatımız içindeki payı düşüktür. Oradan gelecek 500 milyon ya da 1 milyar dolarlık artış ekonomimizin genel dengesinde bir şey yaratmaz. Kurda ağırlıklı olarak tüketim ürünleri ithalatını bir miktar etkileyen bir unsur. İthalatın içinde enerji, makina ve teçhizat önemli kalemler. Bugünün makine ithalatı yarının ürün ihracatıdır, bugün makina ithalat ettiğimizde cari dengemiz olumsuz etkilenir, ancak ondan sonra o makina teçhizatı her geçen sene üretim yapılıp ihracat yapıldığında ileriye doğru bize artı değer getirecek.”

Babacan, ”Cari açık piyasalar açısından tehlike çanları çalacak noktaya gelirse o noktada kurdaki hareketlenmeyi mutlaka görürüz, Türk lirasının değeriyle ilgili erozyon olur. Cari açığı finanse edecek rakamın çok üzerinde Türkiye’ye sermaye akışı var. Türkiye’ye ciddi miktarda portföy yatırımı geliyor, hem cari açığımız varken hem de portföy yatırımları konusuna nasıl bir politika uygulanır dikkat edilmeli. ‘Sermaye hareketleri sınırlansın’ denildi. Brezilya bunu denedi, yüzde 2 vergi koydu olmadı, yüzde 4′e çıkardı yine olmadı, şimdi bunu yüzde 6 yapma kararı aldı. Bunu yapsa da yatırımcı bunun yolunu buluyor, farklı enstrümanlar, farklı yan yollarla o ülkeye yatırım yapacaksa bunu yapıyor” diye konuştu.

Ekonominin temellerinin çok önemli olduğunu, istikrar ve güveni bozmadan ekonomi politikasındaki ana çerçevenin, ana temellerin sağlam tutulması gerektiğini belirten Babacan, şu ifadeleri kullandı:

”Bizim serbest kur rejimi ve serbest sermaye hareketleri çok önemli ana çerçeveler. Bunlarla ilgili kimsenin kafasını karıştırıcı, güveni sarsıcı bir adım atmamamız gerekiyor. Farklı kur rejimleri ülkede denendi, her biri felaketle sonuçlandı. Serbest kur rejimi bizi içerden ya da dışarıdan gelecek pek çok şoka karşı koruyucu en önemli mekanizma. Bugün sermaye Türkiye’ye geliyor, ama hızlı çıkış olursa, kur yukarı doğru hareket edecek, Türk lirası değer kaybedecek olursa, bugün yatırım yapanlar ciddi zarar göreceklerini iyi biliyorlar. Biz de ‘açıkça kura garanti yok, bugün geliyorsunuz yarın hızla çıkarsanız kur farklı noktaya gider, zarar edersiniz farkındasınız değil mi diye’ söylüyoruz.”

Dermomed Ağrı kesici krem

Çarşamba, 20 Eki 2010 yorum yok

Dermomed Ağrı kesici krem

Dermomed Krem ağrı,romatizma,eklem hastalıklar için tedavi edici bir kremdir.Dermomed Krem ne kozmetik ne de masaj yapmak için kullanılmaz.Tamamen bitkiseldir ve ağrılarınıza kesin çözüm sunar.Dermomed Krem’i hastalığınız vücudunuzun hangi bölgesindeyse oraya sürün ve 20 dk içinde etkisini hissedin.Dermomed Krem sipariş edin hayatınızı renklendirin…orjin krem | dermomed krem | ozoderm

Hareketlerinizi engelleyen ağrıları Dermomed Krem’le yok edin.Yaşlılar, gençler, yürüme güçlüğü çekenler, sporcular hayatı daha iyi yaşamak için Dermomed Krem` i kullanmak sizin de hakkınız. Dermomde Krem içerisindeki bitki özleri sayesinde cilde en kısa sürede nüfuz eder ve rahat bir yaşam sunar.Siz de ağrısız vakitler geçirmek istiyorsanız hemen Dermomed Krem’i deneyin ve hayatı hissedin…

Konu ile ilgili Aramalar: